2 Mayıs'ta 8 yıl aradan sonra İmralı'da avukatlarıyla görüşen Abdullah Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi.
Alevilik, Zerdüştluk, Ezidilik ve İslam ile ilişkisi nedir? Bu gibi soruları kendisi de Kakayi olan birisi kapsamlı açıklıyor.
Alman sosyalist gazetesi TAZ, yine Avusturya‘nın Viyana merkezli sosyalist gazetesi STANDARD ve İsviçre menşeili sol gazete WOZ´un araştırmaları dehşet verici…
Egemenler her dönem kendi egemenliklerini destekleyen, egemenliklerinin ideolojik kılıfı olarak, bir dil, kavram ve jargon üretmiş ve geliştirmişlerdir.
Merhaba sevgili okuyucular!Uzun bir aradan sonra bu günkü konuyu Feminizm üzerine seçmeye karar verdim.
Tamam, çok da “neşeli günlerden” geçmediğimiz doğru. Ama bu gibi dönemlerde topluma öncülük etmesi beklenen aydın, sanatçı, akademisyen, siyasetçi çevrelerindeki yaygın karamsarlı
Ferman Fermo Karayiğit’in sahneye uyarladığı ve yönetmenliğini yaptığı, yedi farklı yazar'ın kitaplarından seçmelerden oluşan, yedi skeç gösterisinin tiyatroseverlerle buluştuğu "T
Hamburg’da Tiyatro Asmin oyuncuları „Tiyatro-Edebiyat Buluşması“ adı altında Hamburg’da üç gün boyunca çeşitli oyunların sahne alacağı bir etkinlik düzenliyor.
Göppingen Kuzey Suriye (Rojova) Dayanışma Grubu Wiesbaden´li Dr. Wilk´i 12 Ekim Cuma akşamı Göppingen Jugendhaus´ta konuk etti.
Raa Haqi/Riya Heqi ya da Hakikat Yolu’nun Takipçileri, yani Kürt-Kızılbaş Aleviler, yani Dersimlilere, yani bizlere verilen adlar, yada kendimizi tanımlamamız...
2018 Nobel Barış Ödülü, Êzidî Kürd insan hakları savunucusu Nadia Murad ve Kongolu jinekolog Dr. Denis Mukwege’ye verildi.
Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından her iki ayda bir düzenli olarak yayımlanan ‘Semah Dergisi’ nin Eylül / Ekim sayısı çıktı.
"Gurbet içinde gurbeti kanıksatmak isterler bize.. Kanıksamayız, istemeyiz ve dert olmaya, diz çökmemeye devam ederiz bizde.."
Kadınlar susmayalım. Yaşamak için, Hepimiz birimiz, Birimiz hapimiz olalım!!!

Cinsleri yakın sürece kadar sadece erkek ve kadın olarak ayrıştırıyorduk.

 Bu konuda hala farklı düşünüp, davrandığımız söylenemez. Mesela, Kadınların hastalıkları neden erkeklerin hastalıklarından farklıdır diye nadir düşünmüşüzdür...

Kadınların hastalıklarını, Erkeklerin hastalıklarından ayrıştıran nedenler

Hastalıklardaki farklılığı yaratan yalnız cinslerin farklı olması değil, bedenlerdeki hormonların da farklı işlev görmesinden kaynaklı oluşlarından, farklı hastalıklara neden olur. Mesela Erkek böbrekleri ile Kadınların böbrekleri aynı çabuklukta çalışmaz. Kadın cildinin erkek cinsinden daha ince bir yapıda olması gibi... Cinslerin bu metobolizma farklılıklarından dolayı, aldıkları ilaçlardan da farklı etkilenmelerine yol açıyor. Mesela Digoxin aktif maddesinin cinsler üzerindeki etkisine kısaca bir  bakalım:

Doktora bir erkek gidiyor, ‘’Ben yürürken, merdiven çıkarken kendimi zorladığımda, nefes darlığı çekiyorum ve bacaklarım şişiyor’’ der. Doktor kendisini muayene edip, ‘’sizin kalp rahatsızlığınız var. Ben size içinde Digoxin aktif maddesinin bulunduğu bir ilaç vereceğim. Siz bu ilacı düzenli aldığınızda, sağlık durumunuz iyileşecektir’’der. Aynı sorunları yaşayan kadın da doktora gider. Doktor Kadına aynı ilacı verir ve aynı tavsiyelerde bulunur. Hastalıkları aynı olan iki insan ama cinsleri farklı. Aynı ilacı her ikisi de bir sene boyunca alıyor. Bir sene sonra iki hasta insanda inanılmayacak büyük bir fark ortaya çıkıyor. Hasta olan erkeğin durumu bir sene öncekinden çok daha iyi, yürürken de artık nefes zorluğu çekmiyor ve ayakları şişmiyor. Ama kadın ise aldığı ilaçtan ötürü bir sene sonra iyileşeceğine, durumu daha da kötüleşerek, ölmüştür. Kısa bir süre öncesine kadar doktorlar bu durumun tesadüf olduğunu iddia ediyorlardı. Yapılan araştırmalar ve tahlillerin sonuçlarında, cinsler arası bu fark gerçekliğ tespit edilene kadar. Yani, kadının aldığı Digoxin aktif maddesi içerikli ilaç, kalbini güçlendireceğine, aksi tesir yaratarak, ölümüne neden olmuştur.

Digoxin aktif maddesinin cinsler üzerindeki farklı etkisine dair

 Araştırmacılar, 1997 yılında 6.800 kalp hastası üzerinde yaptıkları tahlillerde Digoxin aktif maddesi içerikli ilacın kalbi güçlendirdiğini tespit ettiler. 2002 yılında yapılan yeni analiz ve araştırmalarda ise 6.800 kalp hastasının cinslerine bağlı, üzerindeki farklılığını tespit etmeye çalıştılar. Yapılan bu analiz ve araştırmaların sonucunda; Digoxin aktif maddesi içerikli ilacı alan erkeklerin hastahanelerde kalma sürecinin azaldığı ve iyileştikleri. Ama aynı ilacı alan kadın hastaların iyileşmeyip, öldükleri tespit edildi. Yapılan araştırma sonucunda yine şu tespit yapıldı. Kalp hastası olup, bu ilacı almayan kadınlar daha uzun süre yaşadılar. Yani erkeklerin kalp hastalığını iyileştiren bu ilaç, kadınlarda tamamen ters etki yapıyor; hata kadınların erken ölümüne neden oluyor. Bu testlerin sonucu bir şeyi çok bariz bir şekilde netleştiriyor. Kadın ve erkek metabolizmaları mide asidine varana kadar birbirinden çok farklı yapıdadır. Cins farklılığı sadece, bir kaç hormon farklılığından ibaret değildir. Bu durum, bütün dünya insanları için aynıdır. Ancak şimdiye kadar bu farklılık gözetilmeden hasta olan her iki cinse de aynı ilaçlarilip, tedavi etmeye çalışıldı.

Neden bu farklılık tespiti şimdiye kadar gözetilmedi?

Çok yakın sürece kadar üretilecek yeni ilaç denemeleri yapılırken, bu denemeler erkekler ve erkek hayvanlar üzerinden yapıldı. Erkek cinsi üzerinde yapılan testlerle üretilen bu ilaçlar, erkekleri iyileştirirken, kadın cinsine tersi etki yapıp, erken ölmelerine neden oluyor. Dünya nüfusunun %51’inden fazlasını kadın cinsi oluşturmasına rağmen, ilaç üretim testleri sürekli erkek cinsi üzerinde yapılan deneyimlerle üretildi. Yapılan tıbi araştırmalarda, ilaç testlerinin sürekli erkek cinsinin üzerinde yapılmasının hataları ancak şimdi görülmeye başladı. Charité Berlin’de, Cinsiyet tıb uzmanı doktor Vera Regit – Zagrose bu konuda yaptığı değerlendirmede,’’  Her iki cinsin hücre yapısının farklılığına dayalı deneyim çalışmalarının yapılmaması bir çok hataya sebep oluştur. Çünkü cinslerin farklılığı tam da hücrelerde ve hücrelerdeki cinsiyet farklılığı ile başlar. Şimdi biliniyor ki, erkek ve kadın hücreleri aynı işlevi ve süzgeç görevini yapamıyor. Çoğumuzun bilmediği de, Cinsiyet, doğmamışın Cinsiyetini belirleyicisi oluşudur. Kadınlarda Östrojen ile erkeklerdeki Testoteron hormonları vücuttaki oluşumda en büyük rolü oynar. Nefes almaktan, son nefesi verinceye dek bütün beden üzerinde etkendir. Kısacası çevremizdeki bulunan her şey, stres, havadaki ince toz, güneş ışınları dahil her şey cinslerin metabolizması üzerinde farklı etkili olur. Yani kadın ve erkekler bütün riziko ve hastalıklarda farklı etkilenir. Eğer bu farklılıklarda ilaçların etkisi iyi bilinmez ve tedbir alınmazsa, bir çok zarar vermeye neden olur. Hatta erkek ve kadının farklı hareket etmeleri ve duruşları dahi sağlıkları üzerinde farklı etkiye dönüşüyor’’ diyor.

Günlük mesleki uygulamada cins farklılığı

Cinsler arasındaki metobolizma, horman ve benzeri farklılıklardan dolayı farklılık muayyene ve ilaç tedavisi, günlük uygulamada da gerekli şekilde işlemiyor. Her kesin ilk durağı olan ‘Ev Doktor’ları da bu konuda yeterli bilgi ile donatılmış değiller ve bu yüzden halen yanlış hastalık tespiti ve tedavilere neden olunuyor. Bunun yanısıra kadınların kendilerini kanıtlamak, toplum içinde görünür kılmak için 1980 - 1990 yılları arası kendilerine zarar veren bir tutum içine girdiler. Özgüvenlerini ve toplum içindeki varlıklarını kanıtlamak için uyuşturucu, alkol, sigara gibi zararlı maddeleri aşırı bir şekilde kullandıllandılar. Bu kendini kanıtlama yöntemi nazik ve hassas olan kadın bedeni üzerinde büyük zararlar yarattı. Çünkü kadın bedeni bu gibi zararlı maddelere karşı az direniçlidir; nefes alma yolları, bronşları bu maddelerdere karşı kimyasal madde alınmış gibi etkilenir. Doktorlar bu yüzden kadınların sigara, uyuşturcu, alkol vb.şeylerden tamamen uzak durmalarını tavsiye eder.  Cinsiyet tıb uzmanı Dr. Regitz-Zarosek bu konuda, ‘’kadınlara dair bu konuda çok az araştırma ve çalışma yapıldı. Yapılan çalışmaların kadınların cinsine özel diyagnostik teşhis tespit kalitesi iyi tespit edilmesi durumunda doktorların ön mudahalesi de kolaylaşır’’diyor. Kadının, erkeklerden metabolizma, horman ve benzeri farklılıklarından dolayı diabetik(Glukos) daha geç seviyede kendini gözsterir. Halbukii erkeklerde daha başlangıçta sabah aç karnına ölçülen kan ölçümüyle kolayca tespit edilir. Eğer ev doktorları bu bilgileri cins farklılıklara özel şekilde muayenelerde gözönünde tutarlarsa, kadınlarda da bu gibi rahatsızlıkları erken tespit edip, büyük zararlar vermeden tedavisi sürdürülebilir.  Kadın cinsinde de vasküler hasarlar önlenebilir’’diyor. Artık bilimsel olarak yapılan tespitler de göstermiştir ki, kadınların kalp muayeneleri için yapılan elektrokardiyogram(EKG) muayenelerinde kadın kalbi rahatsızlıkları, erkek kalbi üzerinde yapıldığı gibi iyi tespit edilemiyor. Tam da bu yüzden doktorlar erkek-kadın cins anatomisi hakkında bütün bu cins faklılığı bilgilerine sahip olurlarsa, cinslerin rahatsızlıklarından dolayı daha erken tedavisi ile iyileşmeleri çabuklaşır. Yapılan Bypass- ameliyatları dahi kadınlarda erkeklerdeki kadar iyi sonuç vermediği de artık bilinen bir gerçektir. Bunun yerine Rezenkronisazyon tedavisinin kadınlar üzerinde daha iyi sonuçlar verdiği biliniyor.

 

Hangi şartlar altında cinsler daha çok ağrılara dayanabiliyor?

Erkek ve kadınların ağrılara hassasiyetleri üzerinde araştırma yapan yüzlerce merkez var. Bilim araştırması adı altında kadın ve erkekler laboratuvarlara alınıyorlar. Bu deneyimlerde ellerini buzlu suyun içine uzatmaları istenirken, bazı testlerde ise elektrik şoku yapılıyor. Böylelikle cinslerin acıyı algılaması,  tahrik edilişi tespit edilmek isteniyor. Laboratuvardaki testlerde, erkeklerin kadınlar tarafından test edildiklerinde  daha az acı  hissettikleri; diğer bir laboratuvardaki testlerin erkekler tarafından yapıldığında, erkeklerin daha çok acı hissettikleri sonucu tespit ediliyor. Bu konuda da Cinsiyet tıb uzmanı Alexander Kautzky-Willer şöyle bir tespitte bulunuyor ‘’kadınlar erkeklerden biraz daha fazla acıya tahammüllüler. Kadınların metabolizması, acıları erkeklerden daha farklı algılıyor ki, burda da yine cinsel hormonların büyük bir rol oynadığı görülüyor. Bu da erkeklerdeki daha farklı metabobolizma durumdan kaynaklı’’diyor ve devamla ‘’ Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Cinsler arasında tıbta farklılıklar göz önünde bulundurulmazsa, kadınlar gibi erkler de zarar görecektir. Kadınların ağrı eksenli hastalıkları çoğunlukla tespit edilirken, erkekler bu konuda çok daha geri seviyedeler. Fiziki rahatsızlıklarda, korkulardan oluşan hastalıklarda ve depresyonlarda erkekler bu tür ağrılara ‘erkekçe’ dayanmak zorunda olduklarını düşünür ve acılar çekilmez hale gelince,  çok nadir olarak doktorlara gider. Ağrılara dayanmak için bazen de doktora gitmek yerine, alkol ile ağrılarını bastırmaya çalışır. Kadınların vücudu ise ağrılara daha dayanıklıdır. Ancak metabolizma farklılığından dolayı daha hassastır. Mesela sigaraya daha az tahammül eder. Çünkü bronşları sigarayı kimyasal madde hassaslığında hisseder.

Görüldüğü gibi erkek ve kadın yalnız iki cins olarak değerlendirilmeyeceği, her iki metabolizma üzerindeki farklılıklarına dair tıbsal araştırmaların da yeni başladığını ekleyebiliriz. Acısız, ağrısız, sağlıklı bedenlerimiz olması dileklerimle...

Gül Güzel 4K Haber/News

Yazarlar

Egemenler her dönem kendi egemenliklerini destekleyen, egemenliklerinin ideolojik kılıfı olara
Raa Haqi/Riya Heqi ya da Hakikat Yolu’nun Takipçileri, yani Kürt-Kızılbaş Aleviler, yani De
"Gurbet içinde gurbeti kanıksatmak isterler bize.. Kanıksamayız, istemeyiz ve dert olmaya, diz
 Giresunlu Topal Osman Ağa'nın yeğeni olduğunu söyleyen "Şair-Yazar" Mehmet Şakir SARIBAYR
Bu yıl başlarında çalışmalarını başlattığımız 4K Kollektifi ve www.4k-haber.com proje
‘4K’, devlet sisteminin hedefi olan ve en az diğer ‘K’ lar kadar ezilen, yok sayılan, ö
Aziz Tunç, Türk devleti kuruluşundan beri özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürüten herk
Yolun sahibi iken; Yarım yolun Kadınları olduk !Hakkın Cemali iken; Canın Cemali oldukYolun s
Aziz Tunç,  Cumartesi Analarının/insanlarının meşru ve haklı eyleminin 700. Hafta oturumun

Güncel

Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi
Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi
Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi

2 Mayıs'ta 8 yıl aradan sonra İmralı'da avukatlarıyla görüşen Abdullah Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi.

Abdullah Öcalan’ın avukatları, İstanbul Taksim Hill Otel'de basın açıklaması yaptı.

Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının yaptığı açıklama şöyle:

KAMUOYUNA DUYURU

İçinden geçtiğimiz tarihi süreçte derin bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç vardır.
Sorunların çözümünde her türlü kutuplaşma ve çatışma kültüründen uzak, demokratik müzakere yöntemine şiddetle ihtiyaç vardır.

Türkiye'nin ve hatta bölgenin sorunlarını, başta savaş olmak üzere, fiziki şiddet araçlarıyla değil, yumuşak güçle yani akıl, politik ve kültürel güçle çözebiliriz.

İnanıyoruz ki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kapsamında Suriye'deki sorunların çatışma kültüründen uzak durularak; içinde bulundukları konumun, durumun Suriye'nin bütünlüğü çerçevesinde Anayasal güvenceye kavuşturulmuş yerel demokrasi perspektifinde çözüme ulaştırılması amaçlanmalıdır. Bu bağlamda Türkiye'nin hassasiyetlerine de duyarlı olunmalıdır.

Cezaevleri içindeki ve dışındaki arkadaşların direnişlerine saygı duymakla birlikte, sağlıklarını tehlikeye atacak ve ölümle sonuçlandıracak konumlara taşıracak noktaya taşımamalarını önemle belirtmek isteriz. Bizim için onların akli, fiziki ve ruhi sağlıkları her şeyin üstündedir. Ayrıca en anlamlı yaklaşımın zihinsel ve ruhi duruşun geliştirilmesiyle bağlantılı olduğuna inanıyoruz.

Bizlerin İmralı'daki duruşu, 2013 Newroz Bildirgesinde belirttiğimiz ifade tarzının daha da derinleştirerek ve netleştirerek sürdürme kararlılığındadır.

Bizim için onurlu bir barış ve demokratik siyaset çözümü esastır.

İmralı'daki duruşumuz nedeniyle merak eden, tavır koyan herkesi saygıyla anarken, yüksek bir teşekkürü de borç biliriz.
 
A. ÖCALAN     H. YILDIRIM    Ö. H. KONAR    V. AKTAŞ

Kürdistan

Dr.Wilk: Rojava'da herşeye rağmen konfederalist sistem gelişiyor
Dr.Wilk: Rojava'da herşeye rağmen konfederalist sistem gelişiyor
Dr.Wilk: Rojava'da herşeye rağmen konfederalist sistem gelişiyor

Göppingen Kuzey Suriye (Rojova) Dayanışma Grubu Wiesbaden´li Dr. Wilk´i 12 Ekim Cuma akşamı Göppingen Jugendhaus´ta konuk etti.


2014'ten bugüne Rojova´da gönüllü doktor olarak calışmalar yürüten ve Kürt kızılayı Heyva Sor A Kurd ile ortak calışan Dr. Wilk en son Rakka´da İslamci Işid cetelerine karşı savaşın olduğu bölgedeydi.
Dr. Wilk, sosyalist ve anarşist gecmişi olduğunu, 2012 de Kobani´yi işgal eden Işid´lıların vahşetini ve barbarca Kobani'ye saldırarak cocuk, kadın, erkek, hıristiyan, alevi ve Kürtler'i öldürmelerini seyrederken buna daha fazla seyirci kalamayacağımı anladım ya haberlere bakmayacak , böyle bir savaş yokmuş gibi yaşayacaktım veya oraya gidip bir hekim olarak (kendisi ilk yardım doktoru ve aynı zamanda psikolog) yardim edecektim diyor kendini tanıtırken.

İlk olarak 2014 de Rojova´ya giden Dr. Wilk her ne kadar yakılan, yıkılan şehirler ve hic bir şekilde ic savaştan etkilenmeyen Afrin'in Türkiye Devleti tarafından işgal edilerek bombalanması, yakılıp, yıkılmasını ve yüzlerce sivilin bu hava bombardımanından yaralandığını, öldüğünü yaşamış olmak sadece orda yaşayanları değil tüm dünyayı dehşete düşürse ve üzülsekde  demokratik konfederalist sistemin tüm bu zorluklara karşı adım adım ilerlediğini ve yeniden yapılanmanın da hızla geliştiğini dile getirdi.

Suriyeýe uygulanan ambargo, TC'nin sınıra örmüş olduğu duvar ve tel örgüden dolayı gıda, ilac, inşaat malzemelerinin girmesi cok zor veya imkansiz. Buna rağmen örneğin mahalle komiteleri fakir ve işsiz olanlarin isimlerini tespit ediyor ve eczanelerden bu tespit edilen mahalle sakinleri bedava ilac alabiliyorlar. Yikilan, bombalanan veya isid´in elinde olan hastaneler geri alindiktan sonra yeniden insaa edildi ve cok modern mimarisi ile avrupadaki hastaneleri aratmiyor.
Elbette uluslararasi yardim örgütlerinin özellikle kürt kizilayi ile birlikte calisan italyan insani yardim örgütünün ortak calismalari ile bu isler basariliyor.

Henüz savas mağdurlarinin pisikolojik travmalari tespit edilmis değil ve önümüzdeki yillarda insanlarin üzerindeki travmalarinin etkisini tam olarak bilmiyoruz. Bölgesinden savastan, bombalardan, okul ve hastanelerin, alt yapinin olmayisindan dolayi mülteci olanlarin bir coğu tekrar yasadiklari bölgeye geri dönüyorlar. Özellikle afrinden mülteci olarak esad rejiminin hakim oldugu bölgelere gitmek zorunda kalanlardan sinirda esad rejiminin askerleri 1000 dolar para talep ediyorlar, bu parayi ödeyemeyenler güvenli bölgeye gecemiyor. Türkiye devletinin afrinín demografisini degistirmek icin radikal islamci araplari afrine yerlestirmeleri ve orda yasayanlarin evlerini gasp etmelerini duyan afrinliler sehirlerine geri dönmek istiyorlar ve esad rejimi yine bu insanlardan afrine girebilmeleri icin 1000 dolar para aliyor.

Rojova´da tüm bunlara ragmen demokratik konfederalist sistem sürec olarak isliyor.
Kadin esitligi, ökolojik calismalar, kooperatifler, halklarin esit bir sekilde yasamlarini kurmalari, kendi dillerini, kültürlerini, dinlerini özgürce yasayabilecekleri, kendi kaderlerini tayin haklarinin oldugu bu sistem nereye evrilir, rusya, iran, türkiye, abd ve avrupali isbirlikcileri ileriki dönemde nasil kararlar alir, idlip meselesi, afrin vs gibi bir cok sorun da tabiki ortada duruyor.

Buna ragmen kendini toparlamaya calisan, okullarini kuran, saglik sistemlerini, üniversitelerini, kadin egitim merkezlerini kuran kürtlere ve diger halklara yardim etmek, ortadoguya ve özellikle suriye´ye barisi, esitligi ve adaleti getirecek demokratik konföderalist sistemi desteklemek hepimizin görevidir.

Melek Kandilli- 4K-Haber / Göppingen

Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi
Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi
Kakayi (Ehl-i Hak, Yarsan) inancı
Kakayi (Ehl-i Hak, Yarsan) inancı
Yeni Zelandalı neonazi teröristin Alman ve Avusturya ordusu ve polis teşkilatı ile bağlantıları mı var?
Yeni Zelandalı neonazi teröristin Alman ve Avusturya ordusu ve polis teşkilatı ile bağlantıları mı var?
Aziz Tunç - 'Suriye Savaşı mı?'
Aziz Tunç - 'Suriye Savaşı mı?'
Melek Kandilli - Feminizm nedir?
Melek Kandilli - Feminizm nedir?
Selahattin Demirtaş - Enseyi karatmanın gereği yok
Selahattin Demirtaş - Enseyi karatmanın gereği yok
Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi

2 Mayıs'ta 8 yıl aradan sonra İmralı'da avukatlarıyla görüşen Abdullah Öcalan, açlık grevlerinin sonuçlandırılmasını istedi.

Abdullah Öcalan’ın avukatları, İstanbul Taksim Hill Otel'de basın açıklaması yaptı.

Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının yaptığı açıklama şöyle:

KAMUOYUNA DUYURU

İçinden geçtiğimiz tarihi süreçte derin bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç vardır.
Sorunların çözümünde her türlü kutuplaşma ve çatışma kültüründen uzak, demokratik müzakere yöntemine şiddetle ihtiyaç vardır.

Türkiye'nin ve hatta bölgenin sorunlarını, başta savaş olmak üzere, fiziki şiddet araçlarıyla değil, yumuşak güçle yani akıl, politik ve kültürel güçle çözebiliriz.

İnanıyoruz ki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kapsamında Suriye'deki sorunların çatışma kültüründen uzak durularak; içinde bulundukları konumun, durumun Suriye'nin bütünlüğü çerçevesinde Anayasal güvenceye kavuşturulmuş yerel demokrasi perspektifinde çözüme ulaştırılması amaçlanmalıdır. Bu bağlamda Türkiye'nin hassasiyetlerine de duyarlı olunmalıdır.

Cezaevleri içindeki ve dışındaki arkadaşların direnişlerine saygı duymakla birlikte, sağlıklarını tehlikeye atacak ve ölümle sonuçlandıracak konumlara taşıracak noktaya taşımamalarını önemle belirtmek isteriz. Bizim için onların akli, fiziki ve ruhi sağlıkları her şeyin üstündedir. Ayrıca en anlamlı yaklaşımın zihinsel ve ruhi duruşun geliştirilmesiyle bağlantılı olduğuna inanıyoruz.

Bizlerin İmralı'daki duruşu, 2013 Newroz Bildirgesinde belirttiğimiz ifade tarzının daha da derinleştirerek ve netleştirerek sürdürme kararlılığındadır.

Bizim için onurlu bir barış ve demokratik siyaset çözümü esastır.

İmralı'daki duruşumuz nedeniyle merak eden, tavır koyan herkesi saygıyla anarken, yüksek bir teşekkürü de borç biliriz.
 
A. ÖCALAN     H. YILDIRIM    Ö. H. KONAR    V. AKTAŞ

Kakayi (Ehl-i Hak, Yarsan) inancı

Alevilik, Zerdüştluk, Ezidilik ve İslam ile ilişkisi nedir?
Bu gibi soruları kendisi de Kakayi olan birisi kapsamlı açıklıyor.


Felekeddin Kakayi

Kakayi Dini (Yarsan)

Herhangi bir dini, mezhebi, felsefi ve toplumsal görüşü anlamanın en iyi yolu, adını ve adresini sorduğumuz bir kişinin söylediklerine kulak astığımız gibi o dine ve felsefeye inanların söylediklerine, kendi görüş ve bakış açısıyla kendilerini tanıtmalarına kulak vermektir. Bu, birbirini kabu etmenin birinci şartıdır. Yani birisini, o kendisi nasıl görüyorsa öyle kabul etmeliyiz.

Herhangi bir dini veya mezhebi tanıdıktan sonra onu araştırabilir, hakkında görüş belirtebiliriz: Bu dini inancın ne kadarını kabul ediyoruz, ne kadarını kabul etmiyoruz. Kuşkusuz tektanrı inancına aykırı olmadıkça, ya da toplumun genel durumuna aykırı olmadıkça, dini bir inancı reddetmek, kabul etmemek çok zordur. Çünkü her kişi, her toplum dini inancında, tanrıya inanma biçimi ve dini ayinler konusunda özgürdürler.

İnsanlık alemi, birbirini kabullenme, hoşgörü, fikir ve inanç özgürlüğü temeli üzerinde yükselen yeni bir ahlak anlayışına doğru ilerliyor.

Şu anda Kürdistan ve Ortadoğu’da, kendisinden çok az bahsedilen, özellikle de inananlarının, yani Kakayilerin kendilerini çok az ifade ettikleri bir dinle yüz yüzeyiz. Bu nedenle başlangıçta, “bu ad nereden geliyor”, “dinin oluşum ve yayılma tarihi nedir”, “ortaya çıktığı coğrafya neresidir”, “felsefesi nedir”, “dini ritüelleri nelerdir” diye soruyoruz.

Bu makalenin sonunda yararlanılan kaynaklar yer alıyor. Kaynaklar iki bölümden oluşuyor. Bunlardan birincisi, Kakayilerin kendi kaynakları, Kakayiler tarafından basılıp dağıtılan önemli kitaplar, öteki ise Kakayi olmayanlar tarafından yazılan ve bir noktaya kadar Kakayilerin onayını alan makale ve kitaplardır.

Kakayilerin kendi görüşlerine yer vermeye, kendilerini ifade etmelerine çalıştım. Çünkü amacım, olabildiğince, bu dini olduğu gibi göstermektir.

Kakayi (Yarsan) felsefesinin öteki halklar ve dini inançlara yönelik bakış açısını söylemenin tam yeri. Kakayi inancının özü, tüm dinlerin, kültürlerin, ulus, dil ve renklerin olduğu gibi kabul edilmesi, hiç bir kişinin, toplumun, inancın kötü olarak görülmemesidir. Bu dinin kurucuları “kendini kötü ve eksik, halkı iyi olarak gör” diye buyurmuşlardır; “halk” Kakayi de olabilir, yerzündeki bir başka toplumsal gurup da... Bu nasihat Kakayilerin “Donawdon”a (Kıras gorin, Reenkarnasyon, yeniden dünyaya gelme) olan inancından, dünya görüşü ve felsefesinden kaynaklanmaktadır, ki sonraki bölümlerde bu konuya değineceğiz.

Birinci Bölüm

Kakayi sözcüğünün kökeni

“Kakayi” sözcüğü hem bireyi hem de topluluğu ifade eder, yani Kakayiler için de sadece “Kakayi” sözcüğü kullanılır. Kakayi kelimesi çoğunlukla Irak’ta kullanılırken, İran’dakiler “Ehli Hak” olarak tanınırlar, diğer bazı ülkelerde de değişik sözcüklerle adlandırılırlar. Örneğin Afganistan ve Pakistan’da dervişlik anlamına gelen “Zıkri” denir. Bu makalede “Kakayi-Yarsan” ya da sadece “Kakayi” sözcüğünü kullanacağız.

Lehcesel anlamı

Yarsan, Yarıstan sözcüğü iki bölümden oluşur. Bunlardan“Yar” Kakayilerin isimlerinden biridir, aynı zamanda Sultan Sehak’ın lakaplarından birisidir. Ayrıca “sevgi” ,“merhamet” anlamına gelen “Yani” sözcüğü, Goran (eski Hewrami) lehcesinde tanrıya verilen adlardan biridir. Yani ayrıca “dost” ve “yardımcı” anlamlarına da gelir. Görüldüğü gibi “ merhamet” de “Yar” sözcüğünün anlamlarından biridir. Tüm bunlar, Yarsan (Kakayi) inancının en eski inançlardan olan Mehrperweri-Mitrayi (Işığa tapma) ve Zerdüştlüğe kadar uzandığı gerçeğini ortaya koyuyurlar.

Burada “Mehr” sözcüğü güneş, aydınlık, sevgi, kardeşlik anlamındadır. Mitra ise doğruluk, sözünde durma ve ahde vefadır. Bu nedenle şu anda bile bir Kakayi hem kendinden olan birine, hem de başkalarına karşı sözünde durmalı, yaptığı anlaşmaya sadık kalmalıdır. Kakayilerde içsel anlaşmalara bağlı kalıp geliştirme konusunda bazı ritüeller vardır. Ayrıca Kakayilerin kendi dışındakilere karşı da doğru sözlü olmaları inancın buyruklarındandır. Bunlar da bizi “doğruluğa”, “doğru işe”, doğru söze” büyük önem veren Zerdüşt feelsefesine götürür, ki bu felsefe “doğruluk, barış ve yasa dünyanın özüdür” diyor.

Kakayiler kutsal kitaplarına “Beyaz” derler. Yarsani beyazlarının her zaman şunu tekrarladıklarını görürüz: “Dört şeyi unutmayın. Bunlar temizlik, doğruluk, mütevazilik ve cömertliktir.” Temizlik, her alanda, dilde, düşüncede, davranışta, giyim ve kuşamda, bedende temizliktir. Cömert ve alcakgönüllü olmak, merhamet, dine, ülkeye ve tabiata hizmet gibi buyruklar bize “temiz düşünce, temiz söz, temiz iş” diyen Zerdüşt felsefesini hatırlatıyor. “Temiz” sözcüğü yerine “iyi” sözcüğünü koyabiliriz, ki bu durumda herhangi bir anlam değişikliği olmaz.

“San” ,“Yarsan” sözcüğünün ikinci bölümüdür, “sultan”, “ulu”, “kutsal”, “bölge” anlamındadır. 700 yıl önce ortaya çıkıp Yarsan inancını yenileyen Yarani Sultan İshak (Sehak)’a “San Sehak” da deniliyor. Öte yandan Kürdistan, Afganistan, İngilistan’da olduğu gibi bir bölge ve ülke anlamına gelir. “Yarsan” “Yaristan” demektir. Yani “Yaranların Bölgesi”. Yarsan alemini küçülterek ve “yar” sözcüğünü temel alarak “Yari” diye yazıyoruz .

Kakayi sözcüğü “kardeşlik ve karşılıklı yardımlaşma”anlamına gelmektedir. Arapçası “Ahi”dir. Öyle anlaşılıyor ki Kakayi, İslam aleminde var olan, birçok tarikat ve sofi guruplarında görülen “Ahi” hereketinden faydalanmış. “Ahi-Kakayi” sözcüğünün anlamı Yarsan sözcügünün anlamına çok yakındır. “Ahi-Kardeşlik” hareketi, kökleri binlerce yıl öncesine giden, Hindistan’da, Çin’de ve Ortadoğu’da yaygın olan bir hareketti. “Yaran”lara yakın olan “Eyaran”lar bu toplumsal hareketin bir örneğidir.

İki bakımdan Kakayilere “Ehli Hak” denir. Bunlardan birisi Allah anlamına gelen “Hak” kelimesinin kutsal kitaplar olan Beyazlar’da her zaman kullanılmasıdır. “Hak”, irfanın en üst aşamasıdır: “Kendini bilme, Allah’ı bilmektir.” Diğer yandan Kakayiler, “insan şeriat, tarikat, marifet ve hakikat gibi dört aşamadan geçer” diyen tanınmış sofilik akımının izleyicileridirler. İnsan “hakikat” aşamasında aydınlanır, Allah’a yakınlaşır, yani kendini tanır, Allah’ı tanır. Bu noktada Kakayiler İslam alemindeki sofilik akımlarının önemli bir bölümüyle birleşir. İslam aleminde kendine “Ehli Hak” diyen birçok sofilik akımı ve gurubu vardır. Yani Allah onların yanındadır, ya da tanrıya ulaşmışlardır ve bilindiği gibi “Hak” Allahın bir başka ismidir.

Kakayi (Yarsan) adı ve yorumu üzerinde bunca durmamızın nedeni, adının içeriğini ifade etmesidir.

Kakayi dininin yazılı kaynaklarına dayanılarak yapılan yorumlarda, bu inancın köklerinin, bir yandan Mitrayi (Mehrperweri), Zerdüşt, Hındu, Buda ve benzeri Hint-Aryandinlerine, öte yandan İslam dinine kadar uzandığını görürüz. Bu durum Yarsan Beyazlar’ında açıkca görülür.

İkinci Bölüm

Yarsan Felsefesi

Yarsan felsefesi ya da dünya görüşü başlıca iki temele dayanır. Bunlardan birisi Donawdon (Reenkarnasyon), ötekisi ise Reenkarnasyon ışıgında dünyanın, kainatın yaratılmasıdır.

1-Reenkarnasyon: Yeryüzünde var olan ve var olmaya devam eden en eski ve uluslararası bir inançtır. Bu belirlemeden amaç, herkesin Reenkarnasyona inandığını söylemek değildir, sadece coğrafi açıdan bir çok ülkede yayıldığını ifade etmektir.

Reenkarnasyon, ruhun bir kalıptan çıkıp bir başka kalıba geçmesi demektir. Bir canlının ölümü, bir alemden bir başka aleme yolculuk etmesidir. Çünkü canlı öldüğünde ruhu, ya kendi cinsinden, ırkından ya da başkasından olan bir diğer kalıba geçer. Reerkarnasyon’a inananların hepsi ynı düşüncede değildir. Aralarında farklı görüş ve değerlendirmeler vardır. Örneğin Kakayiler, Reenkarnasyonu kainatın yaratılış gününden başlatırlar. Kainat, yarıtıldığı günden itibaren “Donawdon” süreci ile, yani aşama aşama bugüne gelmiştir.

En eski Reenkarnasyon inancı, Hındu-Brahmayi inancının kutsal kitabı Reg Veda’da (Marifet) göze çarpar. Reenkarnasyon ayrıca değişik biçimlerde Mitrayi ve Zerdüşt inancında da vardır. Genel olarak Hindu Aryan dinlerinde, yani tüm kolları ile Hindu ve Buda dininde, Mitrayi, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Kakayi dinleri ve benzerlerinde Reenkarnasyon inancı vardır. Reenkarnasyon tüm Doğu ile Batıya yayılmıştı. Geçmişte Amerika yerlileri özellikle de Latin Amerika ülkeleriyle Afrika, Asya Avustralya’da Reenkarnasyon inancı yaygındı, bu inanç, bugün de sözkonusu bölgelerde bir noktaya kadar varlığını sürdürüyor. Donawdon inancı, son yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da da yayıldı.

Reenkarnasyon inancı bir dine veya ulusa özgü bir şey değildir. Her toplumun kendine özgüı ritüelleri vardır. Örneğin, Kakayilerin dini merasimleri Budaizminden ya da Çin ve Japonya’daki öteki dinlerin ritüellerinden farklıdır; onlarınki da aynı şekilde farklılık gösterirler.

Ama tüm Reenkarnasyona inananlar temel bir noktada birleşirler, ki bu “İnsan-Tanrı” ya da “İnsan-Melek” kültüne olan inançtır. Yani insan ruh ve zihin aydınlığı yoluyla, kainatin büyük gerçeğine yakınlaşır ki bu, Tanrının nurundan başkası değildir.

Reenkarnasyon felsefesinin amacı bireyi şimdiki dar sınırlarından kurtarmak, menevi aleme, daha temiz ve aydınlık bir ruha kavuşturmaktır. Özünde semavi dinlerin mesajı da budur: İnsanı kemaliyete (olgunluğa) ve hikmete yöneltmek.

Dünyadaki dinlerin temel mesajı insanı eğitmektir, iyilik, doğru söz ve doğru iş yoluyla, temiz duygular ile irfanın en üst aşamasına “Tanrıyı tanması, kendini tanıması” aşamasına ulaştırmaktır.

Kakayi (Yarsan) inancına göre, tüm insanlık başlangıçtan günümüze kadar ve gelecekte bu gerçeğe yöneldi, yöneliyor,yönelecek. Donawdon’un amacı ise, insan ruhunu bir yaşamdan ötekine geçerken temizlemektir. Her yaşamda kötülükten kaçınarak, iyilik yaparak bir sonraki yaşama ulaşmaktır. Daha fazla iyilik yaparak, doğru yolda yürüyerek sonuca ulaşmak, aslına dönmektir, ki bu da Tanrının ruhudur.İslam kültüründe denildiği gibi: “Ena lıla wana alye racun”. Yani insan geldiği asla dönecektir.

Kakayiler bu gerçeğe canı gönülden inanmaktadırlar. Bu nedenle Kakayiler, “kimseye kötü deme. Çünkü biz sadece insanın dışa yansıyan yüzünü görebiliriz. Ama ruhunun temiz olup olmadığını, ruhunun hangi temizlik aşamasında bulunduğunu bilmiyoruz” derler.

Bu inanca göre, herhangi bir yaşamında herhangi bir dine mensup olan insan, diğer yaşamında başka bir dine mensup olabilir. Çünkü tüm dinler bir tek hakikate doğru giderlerler. Hiç bir inanç, din, kültür, dil ve ırk kötülenmemeli, ya da hakaret edilmemelidir. Yarsan felsefesi ve ahlakının esası budur. Davranışlarda af edici, geniş ve uzun soluklu olunmalıdır. Daha önce de dediğimiz gibi alçakgönüllülük, fedakarlık ve cömertlik, Kakayi inancının temel şartlarındandır.

Her ne kadar pratikte ve zaman zaman farklı biçimlere bürünse de, Kakayi inancının ideolojisi şöyledir:

İslam aleminde, Alevi, Bektaşi, Dürzi, İsmaili ve Kürdistan, İran, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bulunan onlarca diğer sofilik akımı ve gurupları Kakayiler gibi düşünmektedirler. Adını andığımız gurupların belirleyici özellikleri merhamet, bağışlayıcı ve barışçıl olmak, karşısındakini kabul etmek ve barış içinde birlikte yaşamaya inanmaktır.

Reerkarnasyona inananlar, sırasıyla Hıristiyanlar ve Müslümanlardan sonra üçüncü büyük gurubu oluştarmaktadır. Reerkarnasyonlara inananların sayısı bir milyar olarak tahmin ediliyor. BM’ye bağlı UNESCO’nun 11 yıl önce verdiği rakamlar, dünyada 900 milyon insanın Reerkarnasyona inandığını gösteriyor. Bugün sadece Hindistan’da bu inançta olan 830 milyon Hindu yaşıyor. Tayland, Nepal, Kore, Vietnam, Kamboçya, Laos, Burma, Filipin, Hindistan, Endonezya ve Avustralya gibi ülkelerin tüm halkı ya da halkın önemli bir bölümü Reenkarnasyona inanmaktadırlar. Ortadoğudakiler dışında, Çin’de, Japonya’da Pakistan’da, Afganistan’da ve Batı Avrupa’da da önemli sayıda Donawdona inananlar yaşamakta.

Başlangıçta da dediğimiz gibi, Reerkarnasyon çok eski ve enternasyonal bir inançtır, değişik biçimlerde diğer dinlerde kök salmıştır.

Yaradılış

Kakayi felsefesinin, Reerkarnasyon temelinde kainat ve canlıların yaradılışı konusuna geliyoruz.

Dinlerin çoğunluğundan ayrı olarak Kakayiler, efsaneye dayanan yaradılış öncesi “ezel”den bahsederler. Alimlerin değerlendirmelerine göre, ulus ve toplumlar, kainatın yaratılmasına dair efsanelerini, “boşluk”, sonra “su” ve daha sonra “varlıklar” gibi bazı temel noktalar üzerine kurarlar. Kutsal Kuran’da dünyanın 6 günde yaratıldığından bahsedilir, diğer semavi dinlerin de konuya ilişkin görüşleri buna yakındır. “Karanlık, karanlığın bağrında gizliydi” denir. Daha sonraki altı günde bu durum değişti, dünya ve canlılar meydana geldi. Her şey “Kun, vekun” (ol) diyen Allah’ın iradesi doğrultusunda oluştu. İncil’de, “Allah ‘aydınlık oluştu, aydınlığı gör’ diye buyurdu” diye yazar.

Kakayi dini, yaradılış efsanesini, “kun vekun” bir saniyede oluştu diye resmeder ve yaradılışı şöyle tarif eder: Başlangıçta, “ezel”de, sadece “cevher”de (atomda, özde) saklı bir güç vardı. Yarsan bu gücü Tanrının gücü, “mutlak” olarak tanımlar. Cevherin hacmi ise bilinmemektedir.

Kendini göstermek isteyen Allah’ın iradesiyle “cevher” nur biçiminde patladı, dağıldı. Cevherin patlamasıyla birlikte kainat oluştu. Zirvede “mutlak güç” denilen bir güç, dünyanın işleri konusunda karar sahibi oldu. Cevherden ayrılan parçacıklar başlangıçtaki temel güçten faydalandılar. Bunun nedeni ise, parçacıkların yaradılışın başlangıcında var olan “mutlak güç”ten ayrılması gerçeğidir.

Tanrının kendini göstermesi ve yaradılışın bir saniyesinin resmedilmesi, Yarsanın “Cevher Alemi” olarak adlandırılan gizli hazinesidir. Önce boşluk ve karanlıktan başka bir şey yoktu. Daha sonra gizli gücü içinde barındıran “cevher” Allahın, kendini göstermesi için O’nun emri ile patladı. Tüm taş, ot, katı maddeler, hayvanlar, denizde yaşayan canlılar gibi tüm yaradılanlar, “cevher”in ve ondan kopan parçacıkların ürünüdürler. Yani cevherin içinde bulunan enerji kainattaki maddeler ve yaşam haline geldi ki bu, enerjinin maddeye ilk dönüşümüdür.

Tektanrılı inançlardan olan “İşraki” (Işık, parıltı) inancında olanlar, baktıkları her şeyde Tanrı’yı gördüklerine inanırlar, varlığın da yokluğun da hak olduğu, Tanrı’dan bir parçanın varlıkların içinde saklı bulunduğu sonucuna varırlar. Şeyh Şahabeddin Suherwerdi tarafından geliştirilen bu İşraki-Zerdüşti felsefesi, özünde Zerdüşt felsefesidir. Yarsan inancı da aynı bakış açısına sahiptir. Tarihte, Sokrat, Eflatun, Pisagor ve benzeri Yunan filozofları da İşraki felsefesine inanırlardı.

Sadece biz insanlar değil, tüm dünya, canlılar ve kainat “cevher”in patlaması sonucu oluştular. Bu anlamda, Kakayi inancına göre, sadece insanlara, toplumlara karşı merhametli ve saygılı davranılmamalı, aynı zamanda tüm canlılara, tabiata ve kainata saygı gösterilmelidir. Yarsan inancı, “karıncaya basmamak için çaba sarfetmelisin, çünkü o da canlıdır ve kainatın ruhundan bir parça taşımaktadır” diye buyurur.

Cevherin patlaması ve fizik

Bazı Kakayi alimler cevherin patlamasını, tanınmayan en küçük zerreciklerin büyük patlaması olarak görüyorlar, “fizik biliminin konusu bu zerrecik ve ‘cevher’dir” diyorlar. Eğer “cevher” en küçük zerreleriyle bilinirse, hem bilimsel olarak hem de dini açıdan yaradılışın açıklanmasına biraz daha yaklaşılmış olunur.

Kakayilere ait el yazmaları ve Beyazlar’da, atomun parçalanmasından yediyüz yıl önce yaradılıştan bahsedilir. Bu metinler 20 yüzyılın başlarında Rusça’ya, İngilizce’ye, Almanca ve öteki dillere çevrildiler ve yorumlandılar. Tanınmış Yarsan alim Hacı Nimet, 1940 sonrası yıllarda, Yaradılışa ilişkin Kakayi efsanesi ve diğer bir çok konu hakkında Farsça yazılar yazdı, yazdıkları daha sonra Fransızcaya çevrildi.

1995 yılında tanınmış fizikçiler bilimsel bir gerçeği ortaya çıkardılar. Buna göre dünya tanınmayan en küçük zerreciğin büyük patlamasının sonucudur. Bu patlama (Big Bang) Habel adlı gök teleskopu vasıtasıyla görüldü ve resmi çekildi.

Fizikçiler, “büyük patlamanın başlangıcında toplu iğne başı büyüklüğünde ama çok güçlü bir enerji vardı. Daha sonra bu enerji Einstein’in E­=MC formülü uyarınca yavaş yavaş madde haline geldi” diyorlar. Belirtmek gerekir ki, enerjinin boyutu ve hacmi yoktur. Bu nedenle en güçlü bir enerji, çok ama çok küçük bir mekana sığabilir.

Tüm büyüklüğü ile kainatın, bir zerrecikten oluşmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü akıl ve mantık kabul ediyor. Belli olan bir şey var, o da tüm varlıkların temelinde enerji olduğudur.

Aydınlık

İnsan’ın ruhunun aydınlanması anlamına gelen İşraki (Işık, parıltı) inancından bahsettik. “Nur” (aydınlık) gerçeğine her yarde rastlamak mümkün. Kutsal Kuran’da “Nur” suresinde şöyle deniliyor: “Alla nur elsomat ve elarz.” (Allah, yer ve göğün nurudur.) İncil’de “Tanrı nurdur.” (Yohanna mesajı) Ayrıca Tanrı Musa Peygambere kendini şöyle gösterdi: “Parlak bir kıvılcım çaktı, ağaçları, ekinleri ve otları yakmayan alevler oluştu.”

Sabi ve Mendayi inancında, “nur ülkesi”nden bahsedilir. Aydınlık Zerdüşt inancının temelidir. Yarsan inancı güneşe, ateşe ve aydınlığa saygı duyar, onları tanrının tecellisi olarak görür, onlar Allah’ın sembölleridirler. Şu anda bile yaşlı Kakayiler, sabah güneşin ilk ışıkları ile birlikte, güneş yükselene kadar dua ederler. Aynı şekilde akşamları da güneşe veda ederler. Ama Kakayiler güneşe tapmazlar. Ayrıca Zürdüştiler de ateşperest değildirler. Nuru, aydınlığı Tanrının tecellisi olarak görürler. Öte yandan Kakayiler, “güneş dünyanın en temiz, en aydınlık varlığıdır” derler. Güneş ışınlarının, aydınlığının ne kadar temiz ve güzel olduğunu herkes bilir. Ama aynı zamanda zararlıdır da, çünkü en önemli enerji kaynağıdır. Kutsal Kuran’da da güneşe yemin edilir.

Aydınlıktan bahsetmekten amaç şudur: Diğer sofilik ve irfan tarikatlarına bağlı olanlar gibi, Kakayiler de “tüm kainat Tanrının nurundandır, tüm insanların ruhunda, manevi dünyasında Tanrının nurundan bir zerrecik vardır. Tanrıya inanç ve iyilik yolu ile bu gizli nur zerresinin, duygu ve akıl dünyasını aydınlatması için çaba harcanmalıdır” derler. Bu değişik isimlerle anılan Aydınlık inancının (Arapçası İstıçawa=İstnare) temel felsefesidir.

Kakayiler, batınî gözün (iç gözün) açılması derler, Bazı sofi tarikatları “basiret gözü” Budayiler ise “üçüncü göz” derler. Zaten Sanskrit-Hınduca olan “Buda” sözcüğünün tam karşılığı “aydınlanma”dır, yani, “Buda bu aşamaya ulaştı.”

Yarsan kültürünün Kürdistan için önemi

Kakayi inancının kaynakları, yeni yeni basılan ve bir ikisi hariç, hepsi el yazması olan Beyaz’larda kaydedilmiştir. Kakayi inancının köklerini binlerce yıl öncesine götüren Beyazlar birkaç dönemde yazılmışlardır. Bunlardan bahsetmeyeceğiz. Ama İslamiyetin ortaya çıkmasından sonraki dönemler üzerinde duracağız. Başta Güneş Takvimi’ne göre ikinci yüzyılda Behlul Dana eliyle ilk kez yazılanlardan, bilahare daha sonraki dönemlerden ve bu dönemlerde yaşanan değişiklikler ile Yarsan inancına göre ileride de devam etmesi gereken değişikliklerden bahsedeceğiz. Ama şimdi Yarsan dini ve kültürünün Kürtler tarafından niçin önemsenmesi gerektiği üzerinde duracağız. Yarsan kültürü önemsenmelidir. Çünkü:

1- Kutsal metinleri Kürd dilini ve kültürünü zenginleştiren eski Kürd diliyle yazılmışlardır.

2- Önemlidir, çünkü Hewreman, Loristan, Hemeden ve öteki bölgeler gibi Kürdistan’ın kalbinde ortaya çıkan ve dünyanın diğer büyük dinleriyle yan yana olan ve gelişip yayılan eski bir din vardı; var.

3- Önemlidir çünkü Kakayi inancı, Reerkarnasyon uyarınca kişiliğin ve menevi hayatının yenilenmesidir, ki bu önemli bir noktadır.

Dil

Yarsan (Kakayi) inancı, 1200 yıldır, yani Behlul Dana’nın Loristan’da ortaya çıkmasından bu yana, Gorani (eski Hevrami) lehçesini, prensiplerini dile getirmede temel almıştır. Bazı dil bilginleri Gorani lehçesini dönemin “Pehlewicesi” ve Zerdüştlerin kitabı Avesta’nın dili olarak niteliyorlar. Hewrami, Maço, Şebek, Bacelan, Zengene, Çımor, Şeyhani Germiyan, bir noktaya kadar Kelhorca ve Lorca, Kürd dilinin temel lehçelerinden biri olan Gorani lehçesinin ağızlarıdırlar.

Yarsan Defterleri binlerce sayfadır. Şu ana kadar temel defter olan Serencam’ın yaklaşık 900 sahife tutan ilk bölümü basılmıştır. Serancam’ın küçük bir bölümünü yorumlayan 800 sayfalık bir kitap daha basılmıştır. Basılmayan ya da basılması istenmeyen onlarca Beyaz ve elyazımı derleme günümüze kadar kalmıştır. Hepsi Kürdistan ve Ortadoğu’nun eski din ve kültürünü ortaya koyan idyom ve sözcüklerle doludurlar. Dil açısından değerli birer hazinedirler, Kürdistan kültürünün gizli yönlerini aydınlatıyorlar.

Yarsan inancının yer aldığı coğrafya onlarca tarihi mekan ve türbe vardır. İran ve Irak bu gibi tarihi yerlerin bir kısmını kendilerine mal ediyorlar.

Yarsan Beyazları Kürtçenin Gorani lehçesi ile yazılmışlardır. Daha sonra, bundan 700 yıl önce Azeri bir Kakayi, kendi divanından ayrı olarak defterlerin önemli bir bölümünü Azericeye çevirdi. Türkiye’de ise bir kaç Türk Kakayi de Türkçeye çevirdiler. Şu anda yüzbinlerce Azeri Kakayi Azerbaycan, Türk Kakayi Türkiye ve Türkçe konuşan ülkelerde yaşıyorlar.

Öte yandan tüm Beyazlar Farsçaya çevrilmiş bulunuyor. Yarsan inancının bir kısım dini metinleri ise Farsçadır. Şu anda Yarsan beyitleri ve buyruklarının büyük bir bölümü (Sorani ve Gorani lehçeleriyle) Kürtçe, Farsça, Azerice ve Türkçe olmak üzere dört ayrı dildendir.

Rus Doğu Bilimcisi Minorsky, 20. Yüzyılın başında Defterler’in bir bölümünü Ruscaya çevirdi. Defterler, ayrıca Almanca, İngilizce ve öteki Avrupa dillerine de çevrildiler.

Bazı büyük ünivistelerde Yarsan inancı okutuluyor, hakkında araştırmalar yapılıyor. Ama “Yarsani inancı” diye bağımsız bir bölüm olarak değil, İranoloji bölümü içinde. Her ne kadar Doğu bilimcileri Kakayi dilinin Kürtçenin temel lehçelerinden biri olarak görüyorlarsa da, Kakayiliğin kendisini terihsel ve kültürel olarak İranolojinin bir parçası olarak kabul ediyorlar. Bu durumdan, başta Kakayiler olmak üzere Kürdler birinci derecede sorumludurlar. Bir diğer önemli nedeni ise Kakayi inancının Mitrayi, Zerdüştlik, Mani gibi Hindu-Aryan inançları içinde yer almasıdır. Hindu-Aryan inanç sistemleri içinde yer alan dinlere ait kutsal metinleri ve metin yorumlarının önemli bir bölümü Farsçadır.

Kakayi kültürünün yaklaşık 10 yıldır canlanan Kürdistan üniversitelerinde yer bulması için çaba harcanmalıdır. Özellikle daha önce belirttiğimiz Yarsan inancının kendine has özellikleri, müziği, kültürü ve dili Kürdistan üniversiteelerinde araştırılmalıdır.

Kakayiler, sofilik ve irfan

Kakayi dini, temelde sofilik ve irfan inancıdır, ferde vurgu yapar. Çünkü insan ruhu tek başına Reenkarnasyona uğrar, bir kalıptan ötekine geçer. Halk bu dünyada birarada yaşar. Ama İster geçmişte olsun ister gelecekte, öteki yaşamında tek başına kalıp değiştirdi, değiştirecek. İnsan, bu dünyada temizlenmenin en üst noktasına ulaşmak için çaba sarfetmelidir.

Yarsan dininde zikir ve topluca ibadet vardır. Ama tüm ibadet ve dini ritüeller, kişinin tek başına irfan yolunda yürüyerek kemale ermesinde, ruhunu yükseltmesinde birer etmendirler. Hiç bir kimse başkası adına bu yolda yürüyemez. Herkes zorluklara kendisi katlanmalıdır. Bu da manevi kurtuluş ve özgürlüğün yoludur. Çünkü irfan ve sofilik, insanın bu yolculukta özgür olması için önündeki zincirleri, ayak bağlarını ortadan kaldırır. İrfan kişisel manevi kurtuluşun yoludur. İnsani toplumsal engel ve zincirlerden, düşünsel baskılardan, gelenek ve göreneklerle vehimden kurtarır, o vehimler ki, insanın beynine, kalbi ve ruhuna sinerler, yaşamı boyunca, insanın ruhu “İşraki” (aydınlanma, nurlanma) vasıtasıyla özgür oluncaya kadar oralarda kalırlar.

Yarsan dininde sofilik ve irfan, özünde diğer inançlarda olduğu gibidir. Bu nedenle Yarsan, İslam aleminin, Hicri Takvimin ikinci ve üçüncü Yüzyılında ortaya çıkan Hasan Basri Rabiyi Edewiye (Hicri 135 yılında vefat etti), Sufyan Sevri, Ebu Haşim Sofi, Zoltan Mısri, Davud Tahi ve Hasan Basri’nin öteki öğrencileri başta olmak üzere tanınmış sofi ve alimlerine sahip çıkar, onları kendisinden sayar.

Hicri 250-350 yılları arasında diğer sofiler ortaya çıktılar. Ebu Kasım Cıned (Hicri 297 yılında vefat etti), Bayezid Bestami (261 Hicri), Sehil Bin Abdullah Tısteri (283 Hicri), Ebu Said Heraz (286 Hicri), Emir Bin Osman Meki Sofi (334 Hicri), Amid Zencani ve ötekiler önde gelen sofi liderlerdi. Bundan bin yıl önce Bağdat’ta ortaya çıkan ve irfan inancı nedeniyle orada idam edilen Hallacı Mansur’dan başlayarak aydınlanma filozofu ve alimi Feridun Etar, Mevlana Celadedini Rumi, Şemşi Tebrizi, Sanai, Hakani, Kirman’lı Şah Nimetullah Veli, Şeyh Mahmud Şebisteri, irfan inancı uğruna öldürülen Endalqewzad Hemedani, Seyid Mehemed Nurbehş, Camî, idam edilen Seyid İmadeddin Nesimi’ye kadar uzanan zincirde bir çok sofi ve irfan sahibi alimler bulunuyor ki her birinin kendine özgü tarihi ve trajik yaşamı vardır.

Yarsan tüm bunları “yar” dost ve “rehber”i olarak bilir, çoğunun adı Reenkarnasyon zincirinde yer almaktadır, Defterler’de kendilerinden bahsedilmiştir.

Bazı büyük sofi ve arif kişiler tarikat kurmuşlardır. Tarikatlardan bazıları geniş Yarsan inancına katılmışlardır. Her tarikat ötekisinden ilim ve tecrübe alır, İslam alemindeki sofi hareketine yeni fikirler aşılar.

Daha detaylı ve geniş bir açıdan incelersek, sofilik hareketi dalgalarının, Kürdistan ve Ortadoğu’dan Hindistan’a, Çin ve Uzakdoğu sınırına, Kuzey Afrika ve bazı Avrupa ülkelerine kadar uzandığını görürüz.

Yarsan irfan ve sofiliği, Yahudi, Hırıstıyan, Hindu, Budayi sofiliğine yakındır. Kakayi hareketi, ta başından itibaren, dönemin zorba ve baskıcı iktidarlarına karşı toplumsal, fikri ve felsefi bir harekettir. Bu hereket tek başına yaşamadı, içine kapanmadı. Aksine, bir nehir gibi, insanlığın toplumsal hareketine, kurtuluş, nurlanma ve kemaliyete erişme çabalarına katıldı.

Bazı uzman yazarlar, “Yarsan, dönemindeki toplumsal, siyasal ve ekonomik sisteme karşı olan, tüm Zagros dağları ve çevresini kaplayan bir devrimdi. Bu nedenle Kakayi büyüklerinin türbelerine ve ziyaretlere Tebriz ve Erdebil’den, Hamedan, Kirmanşan ve Hewraman’a, Şarezur’dan, Loristan, Bağdat, Kerkük ve Musul’a kadar uzanan coğrafyada rastlanır” diyorlar. Ziyaret ve türbelerin tarihi kalıntıları, şu anda koruma altına alınmışlardır. Bazı coğrafyacılar, bazı Kakayi ziyaretlerinin bölgede yaşayan öteki dini inanç ve mezheplere mensup olan kişiler tarafından da ziyaret edildiklerini belirtiyorlar. İleride bu ziyaretlerden önemlilerin isimlerini sıralayacağız.

Tarih ve coğrafya

Bu bölümde Kakayilere ait şu anda var olan mabedlerle ünlülerinin mezar ve türbeleri vasıtasıyla Yarsan inancının ortaya çıkıp yayıldığı coğrafyayı tanıtacağız.

Yarsan inancının en önemli mabedi, nerede olurlarsa olsunlar tüm Kakayilerin kıblesi olan Sultan Sehak (San Sahak’ın) türbesidir. Sultan Sehak Miladi 1275-1400 yılları arasında yaşamış, bir gurup dini fanatik tarafından şehit edilmiştir, Hewreman Bölgesi’ndeki Şêxan köyünde defnedilmiştir. Sultan Sehak’ın türbesi “Pirdewer” diye adlandırılır (yani Sirvan Nehri üzerindeki eski köprünün öte yanı). Doğudaki tüm Yarsanlar Sultan Sehaki Berzenci’nin (San Sehak) türbesini, özellikle Newroz’da ziyaret ederler. Çünkü O’nun Newroz’un ilk günü yani 21 Mart’ta dünyaya geldiğine inanırlar. Zürdüştiler de Zerdüşt’ün Newroz ayının başında dünyaya geldiğine inanırlar. Bazıları ise Zerdüşt’ün, her yılın 26 Mart’ına denk gelen Newroz’un beşinci gününde dünyaya geldiği inancındadırlar.

Newroz’da onbinlerce Kürd, Türk, Azeri ve Fars Kakayi Pırdewer’i ziyaret ederler. Ayrıca Kakayiler yılın dört mevsiminde hac yeri olara gördükleri Pırdewer’e giderler. Pirdewer’den başka şu türbe ve ziyaretler de vardır:

1- Kırmanşan-Dalaho dağlarındaki Baba Yadigar, bir çok kişi Pirdewer’den sonra Baba Yadigar’ı ziyaret ederler.

2- Hatun Rezbar’ın Kirmanşah-Pave Pirdewer’deki türbesi ve ziyareti.

3- Davud keva Suwar, Pirdewer’de.

4- Pir Binyamin, Kirmanşah-Kerend’de.

5- Pir Musa Kirmanşan-Kerend’de.

6- Pir Mikail Dawdani, Hewreman-Bangyan’da.

7- Seyid Mehemed Gewre Suwar, kirmanşan’da.

8- Kake Mustafa, Pirdewer’de.

9- Pir Şalyar, Hewreman-Teht’de.

10- Gümbet ve Aleviyan, Hemedan’da.

11- Baba Tahiri Hemedani, Hemedan’da,

12- Dede Bekter ve Hudawende, Sehene-Kirmanşan’da.

13- Hacı Babo İse, Kirmanşan-Deynur-Sehene’de.

14- Han Ahmet (Pir Ahmet, İmam Ahmet), Kerkük’ün Musella Mahallesi’nde.

15- Bave Haydar, Batı Gilan’ın Kıfrawır köyünde.

16- Şah İbrahim, Bağdat Şeyh Ömer’de.

17- Bave Şahsuwar, Kifri’de.

18- Bave Mehmud, Hanekin’de.

19- Seyid Ferzi ve Şeyh Emir, Kengawer Kirmansan’ın Qazunye köyünde.

20- Şa Heyas, Musul’un Qarequş kazasına bağlı Werdek köyünde.

21- Kel Davud, Serpeli Zehav’da.

22- Kuşçuoğlu, Azerbaycan’da, Tebriz ile Erdebil arasında.

23- Süleymaniye’ye bağlı Berzenci’de Şeh İsa ve Şeyh Musa Berzenci türbeleri.

24- Miri Sur, Süleymaniye’ye bağlı Seyid Sadık kazasında.

25- Pir Mensur, Süleymaniye’de.

26- Pir Mehemed Şarezuri, Halepçe’de.

Ve Hawar, Halepçe, Şarezur ve öteki yerlerde bulunan onlarca ziyaret ve türbeler.

Kakayilere ait türbe, ziyaret ve mabedlerin bulunduğu yerler gözönünde tutulduğunda, kakayilerin Loristan, Kirmanşan ve Hewreman’dan Azerbaycan, Bağdat, Kerkük, Hanekin ve Musul’a kadar olan coğrafyada var oldukları ve olmaya devam ettikleri görülür. Kakayiler buralarda çoğunlukla vardılar, az ya da çok, şu anda da etkinler.

Bazı güvenilir kaynakların Yarsanların yaşadıkları kent ve bölgelerle ilgili listelerine bakarsak, aşağıdaki harita çıkar karşımıza. Kuşkusuz Kakayiler aşağıda belirtilen yerlerde çoğunluğu oluşturmuyorlar, ama az da olsa varlar. Güneyden Kuzeye doğru:

1- Ahvaz (Huzistan), Körfez sahillerinde de Kakayiler var, sayıları Ahvaz kentinde bir hayli fazladır ve “Muşe Eşeyi” olarak tanınırlar.

2- Kent ve bölgelerinin önemli bir bölümü ile Loristan, örneğin Lekistan’da Kakayiler çoğunluktadırlar.

3- Şiraz kenti ve çevresi, Bahtiyar bölegesinin bir bölümü.

4- Bir hayli Kakayinin yaşadığı Kirmanşan kenti ve çevresi.

5- Hamedan ve çevresinden Gazvin’e kadar olan bölge.

6- Bu arada Tahran’ı unutmamak gerekir. Şehir merkezin’de Kereç, Heştgird gibi çevre kentler ile Sava ve Qum’a kadar olan bölgede.

7- Calus’da, Mezanderan ve Sari’de. Özellikle de Gilan vilayetinde birarada bulunan 70’den fazla köyün sakinleri Kakayidirler.

8- Hewreman Bölgesi. Bu bölge Kakayilerin en eski yerleşim birimi ve hareket alanıdır. Öyle ki Sultan Sehak “Hewreman Şahı” olarak da bilinir. Hewraman’ın Doğusundan Becar ve Zencan’a kadar, Batısında, Hawar ve Halepçe’den Serezur, Çemçemal ve Kerkük merkezi ve çevresine kadar, Güneye doğru Dakuk, Hemrin Dağı etekleri, Kifri, Kelar ve Hanekin, Mendeli, Bağdat ve Orta Irak’ın bazı yerleri (Diyala ve Bakube vilayetlerinde Arap Kakayiler yaşıyorlar), Kuzeye doğru Hewler’e, Hebat kazası, Qerequş, Musul merkezi, Telafar ve Nemrud’a kadar olan coğrafya.

9- İran’ın Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletleri ile eski Sovyet Birliği içinde yer alan Azarbaycan da Kakayilerin yaşadıkları alanlardır. Tebriz, Elihçi, Sofyan, Heştarud, Kurtdere, Ormiye kenti ve çevresi, Maku, İran Ermenistan sınırına kadar olan bölgede yer alan yüzlerce köy ve kazalarda da Kakayiler bulunmaktadır.

10- Türkiye’de, Rumeli, Dersim, Sivas, Erzincan, Karakoyunlu, Batı Anadolu, Urfa, Van, Hakkari ve öteki yerlerde.

11- Aşkabad, Araks, Elzabes, Pırd gibi eski Sovyetler Birliği kentlerinde.

12- “Zikri” olarak bilindikleri Afganistan’da, Mezarı Şerif ve çevresiyle diğer birkaç bölgede.

Şurda ya da burda küçük-büyük guruplar halinde yaşayan, bilinçsizlikten, korkudan veya bugün olduğu gibi kolayca biraraya gelememekten dolayı kimliklerinden habersiz yaşayan Yarsanlar vardır.

Daha önce de dediğimiz gibi, yukarıdaki yerleşim birimlerinden bahsetmemizdeki amaç, buralarda yaşayanların hepsinin Kakayi olduğunu söylemek değildir, amacımız bu yerlerde az ya da çok, Kakayi bulunduğunu belirtmektir.

Öte yandan Reenkarnasyon inanc gereği, Kakayiler kendilerini bir yere uzun bir süre bağlamazlar.

Kakayilerin sayısı

Şu ana kadar Kakayiler ile ilgili olarak detaylı bir nüfus sayımı yapılmamıştır. Tüm nüfus gözönüne alındığında sayıları Irak’ta azdır, Türkiye’de ve İran’da fazladır.

Yaşadıları coğrafyanın genişliğine dayanarak kakayilerin sayısını 5-6 milyon olarak tahmin edenler var. Bazıları bu rakamı az buluyor, “yaklaşık 8-9 Kakayi var” diyorlar.

Tarih, bazı gelenek ve görenekler

Yarsan inancına göre, bu inancın oluşum tarihi 3 aşamalıdır:

1- Belli olmayan, bilinmiyen aşama, alemin yaratıldığı gün.

2- Yarsan inancının köklerinin uzandığı Mitrayi, Zerdüşt ve öteki Hundu Aryan inançlarının dönemi ki bu dinler bundan 3500-4000 yıl önce ortaya çıkmışlardır. Yarsan inancının kültürel ve felsefi köklerinin Zervani, Mitrayi, Zerdüşt, Mani ve benzeri dinlere kadar uzandığını, ayrıca Brahmani, Budayi gibi Doğu innaçlarıyla etkileşim içine girdiğini gösteren onlarca belge, metin ve detaylı karşılaştırma vardır.

3- Kutsal İslam dininin ortaya çıkmasından sonraki, Reerkanasyon gereği bir kaç dönemden oluşan ve bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olan aşama.

a) İslamiyet sonrası ilk dönem Miladi 806 yılında Loristan’da Behlül Dana tarafından, Kürtçe’nin Gorani lehçesiyle yazdığı beyitlerle başladı. Behlül Dana böylelikle bugünkü Yarsan inancının temellerini attı. Behlül Dana, o dönemde yaranlarına,“gelin Kürd (İran) dinini yenileyelim” diyor. Yani bu inanç daha önce vardı, Mitrayi ve Zürdüşt inanç ve kültürü idi.

b) Behlül Dana’dan sonra Miladi 1014-1074 yılları arasında Loristan’da yaşayan “Mubarek Şah” olarak tanınan Şah Huşen gelir. Şah Huşen Yarsan merasimleri ve toplumsal sisteminde büyük değişiklikler gerçekleştirmiştir, müzik, sema ve eğlenceyi bu inanca katmıştır. Çünkü Zerdüşt, “alemin yaratılmasından amaç, sevgidir, sevinçtir” diyor.

c) Baba Nauz dönemi.

d) Baba Halil dönemi.

e) Hicri takvime göre 6. Yüzyılın başlangıcı ile ile 7. Yüzyılın başlangıcı arasında yaşanan Baba Serheng Dewdani dönemi. Baba Serheng Hewreman’da Şaho dağlarında yaşamıştır. Bu erenlerin, çevrelerinde yer alan bir gurup yaranı ve çağdaşı vardı.

f) Sultan İshak (Sehak) dönemi. Sultan İshak Miladi 1270-1400 yılları arasında yaşamıştır. Henüz araştırılmamış olan bu dönemin araştırılması gerekir.

Sultan Sehak Yarsan inancının en büyük yenileyicisi ve inancın bugüne kadar devam eden iç işleyişinin kurucusudur. Sultan İshak’ın bu dönemde meydana çıkması, bir isyan ve devrime dönüştü. Sultan İshak geniş bir bölgede etkin oldu. Ruhi mesajinın ışıkları Ahvaz’ın Güneyine, Loristan’a, Anadolu’ya, Azerbaycan’a, Kuzeye, Güneye, tüm İran’a yayıldı. Şehid edilmesinden sonra Hewreman’daki Şêxan köyünde defnedildi. Gömüldüğü yer başlıca ziyaretlerden biri, yarenlerinin yüz cevirdiği bir yer haline geldi. Yarsanlar her yıl, özellikle Sultan İshak türbesini ziyeret ederler, dini merasim yaparlar.

Sultan İshak, kutsal kitap Serencam’ı yazıp Yarsanlara bırakmıştır. Kakayiler en büyük piri Pir Binyamin’dir. Delil Davud, rehber, yol gösterici ve dara düşenlerin yardımına koşan, manevi güçlere sahip birisidir.

Sultan Sehak, dini inancını Pirdewer, Serencam, Davud ve Binyamin gibi dört temel üzerine kurmuştur.

Sultan Sehak’tan yüzyıl öncesine kadar, bir kaç aşama daha yaşandı. Birçok alim ve yenileyiciler peş peşe ortaya çıktılar, her biri dini inancın temeline tuğlalar koydular, onbinlerce kişiye yol gösterdiler, ki kısaca şunlardır.

a) Abidin Çaf ve Nergis Çaf dönemi (Hicri 730).

b) Baba Yadigar dönemi, Kirmanşan’da, Serene’de Dalaho dağlarında (Hicri 803).

c) Baba Yadigar dönemine denk gelen Şah İbrahim dönemi. Şah İbrahim, dini yaymak amacıyla Dalaho Dağları’ndan Bağdat’a gitmiş ve orada ölmüştur. Türbesi şu anda Bağdat’tadır.

d) Seyid Ekabir Hamoş (Seyid Hamoş) dönemi. Seyid hamoş Hicri 844 yılında Hewreman’a bağlı Şêxan köyünde dünyaya geldi.

e) Tak Tak Dervişleri ve Yari inancının açıklandığı dönem.

f) El Begi Çaf dönemi (Hicri 989-860). El Begi, Çaf(*) aşiretinden geleceği önceden bilmekle tanınmıştır.

g) Han Ateş, Han Elmas Loristani dönemi (Hicri 1073-1138). Geleceği önceden görebilen iki kardeştiler. Yarsan inancının iç düzenlemesinde önemli röl oynadılar.

h) Bave Haydar dönemi, Pirdewar dönemi sonrasında.

i) Ali kalender Dönemi.

j) Şaveş Quli dönemi.

k) Şah Heyas dönemi (Hicri 1125).

l) Kırmanşan Çımonabad bölgesinde Seyid Ferzi, Musul bölgesinde Şeyh Emir dönemi.

m) Herdewel Kakayi’nin “Kakayi Ünlüleri” adlı kıtabında geçen Dade Nezer dönemi.

n) Kirmanşan Bölgesi’nde, Miladi 1894 yılında dünyaya gelen Seyid Bırake dönemi.

Her dönemde Yarsan hareketine güç ve dinamizm kazandıran ermişler ortaya çıkmıştır.

Kadın

1- Yarsan inancında kadının yeri vardır. Kadın da erkek gibi, ruhi kemaliyetin en üst düzeyine ulaşabilir.

2- Kakayi inancına göre, Tanrı inancının ve canlıların ortaya çıktığı dönemlerde, 4 meleklerden birisi, en yüksek ruhi kemaliyete erişen bir kadındı.

Yarsan Defterleri ve metinlerinde yer alan Yarsan uluları arasında, en az 16 kadın ve kızın adı geçmektedir. Bunlardan bazıları saz çalıyor, bazıları Yarsan beyitleri söylüyor, bazıları da erkeklerle birlikte beyitler yazıp okuyorlardı.

Behlül Dana döneminden (Miladi 806) bu yakın zamana kadar geçen dönemde ortaya çıkan bazı “temiz” ve üst düzey kadınların adları şöyle:

- Celale Hanım Loristani (Hicri 406-468), büyük kakayi ermişi Şah Huşen’ın annesi, tarihte “oğlunu bekar kalarak doğurdu” diye yazıyor.

- Rihane Han Loristani (Hicri 570).

- Fatma Lori Goran, Baba Tahir Hamedani’nın eşi, Miladi 1000 yılın başında Hemedan’da ortaya çıktı.

- Liza Hanım Çaf, Hicri 5. Yüzyılda, Şarezur’da dünyaya geldi.

- Daye Turezi Hewrami, Hicri 4. Yüzyıl başında, Hewreman’da dünyaya geldi.

- Daye Hezani Sergeti, Hicri 5. Yüzyılın başlarında, Hewreman’ın güneyinde, Halepçe’ye yakın Serget köyünde yaşadı.

- Nergis Hanım Şarezuri (Çaf), Hicri 813 yılında Şarezur’da dünyaya geldi, 63 yaşında iken Hewraman’ın Şexan köyünde vefat etti.

- Şemine Hanım Çaf, Kake Abidin’in annesi.

3- Kakayilikde çok eşlilik değil tek eşlilik esasdır. Ayrıca boşanma yoktur. Ama toplumsal değişimlerin ve çevrenin etkisiyle Kakayiler arasında çok evlilik ve boşanma da boy vermiştir.

4- Her ülkenin yasaları uyarınca resmi nikah kılınır, bunun yanısıra evliliğe meşruiyet kazandırmak amacıyla özel dini merasim de yapılır.

5- Kadın, miras dahil her konuda erkek ile eşittir. Ayrıca kadın ve kızların eğitim görme hakkı vardır. Zerdüşt kızların eğitimine büyük önem vermiş ve bu işe kendi kızı Pure Çesip ile başlamıştı.

6- Esasında Kakayi kadınlar makyaj yapmazlar, ama toplumsal ilerleme bu durumu da değiştirdi.

- Reerkarnasyon ile erkek ve kadın ruhunun eşitliği inancı gereği, kadın alt düzeyde görülmez. Çünkü kadın, ruhsal kemaliyet konusunda erkekten daha ileri bir düzeyde olabilir.

Bazı merasim, örf ve adetler

1-

Namaz, sofilik akımların çoğunda olduğu gibi, toplu olarak, dua ve yakarış çemberi oluşturularak kılınır. Kamaliyete erişmek isteyenler, pir veya alimlerin gözetiminde ferdi namaz kılabilirler. Her dini toplantıda, pir ve halifenin bulunması önemlidir.

2- Kakayiler dini merasimlerde başta tembur olmak üzere def, şımşal ve öteki müzik aletleri çalarlar, özel olarak bestelenmiş beyitler okurlar. Zerdüşt döneminden kaldığı ileri sürülen 82 makamın varlığından bahsedilir.

3- Dini toplantı öncesi abdest alınır, vucut ve elbiseler temiz olmalıdır.

4- Bazen ve bazı yerlerde kadın ve kızların da dini toplantılara katılmasına, müzik aleti kullanıp, beyit söylemelerine izin verilir.

5- Diğer guruplar gibi Kakayiler de bıyık bırakırlar. Bazıları saç ve sakalını uzatır. Ama toplumsal değişim, bu adeti de giderek değişime uğratıyor.

6- Pirdewer (Sultan İshak’ın Hewreman’daki türbesi) hacın yerini tutar.

7- Sadece 3 gün oruç tutarlar.

8- Newroz, Kakayilerin en önemli bayramıdır. Ayrıca Kurban ve Ramazan bayramlarına da tam bir saygı gösterirler, birbirini kutlarlar, Kakayi olmayanlara kutlama ziyaretine giderler.

9- İbrahim Peygamber ve eski dinlerden kalan kurban kesimi vardır.

10- Aryani dinlerden kalan, “söz verme”, and içme” merasimi vardır. Amacı kardeşliktir, toplumsal ve ruhsal ilişkilerin güçlendirilmesidir.

11- Kakayiler, vefat edenin başında İslami talkinin dışında, özel dualarını da okurlar.

12- Çocuğun dünyaya gelmesinden belli bir süre sonra düzenlenen bir merasim ile çocuğa adı verilir ve küçük çapta bir eğlence düzenlenir.

13- Erkek çocuklar, daha küçü yaşta iken sünnet edilirler.

14- Yarsanlardaki helal ve heram anlayışı, İbrahimi dinlerde, Yahudilik, Hırıstıyanlık ve İslamiyette olduğu gibidir.

Sonuç

Kakayiler, dualarının dili, toplumsal durumlarının gerektirdiği bazı örf ve adetlerinin dışında, diğer insanlardan farklı şeylere sahip değildirler. Bazı örf ve adetleri bölgeden bölgeye değişmiştir. Merasimlerini, örf ve adetlerini gizlemelerinin nedeni, kendilerini uygunsuz adlarla anan, iftiralar da bulunan çevrelerinden gelen baskı olabilir. Bu baskı Yarsanların kendilerini tecrit edip içe kapanmasına, kendilerini doğal olmayan, garib olarak görmelerine, çevrelerine karşı güvensiz ve kuşkulu olmalarına yol açtı.

Kakayilere tabii bir gözle bakılmasının, kürdistan toplumunun Kakayilere kucak açıp farklılıkları gidermesinin zamanı gelmiştir.

Kaynaklar

a) Kakayi yazar ve araştırmacılar tarafından Kürtçe ve Farsça olarak yazılıp basılan kitaplar:

1- Şahnameyi Hakikat, Hacı Nimetullah Çayhun Abadi, İranoloji Bölümü, Paris, Dr. Mehemed Mukri’nin araştırması, Paris, Hicri 1350, Farsça.

2- Nur Ali İlahi, Bırhan Elhak, Farsça, 3. Baskı, Tahuri Kitabevi, Tahran, Hicri 1354

3- Seyid Mehemed Hüseyni, Büyük Divan, derleme, Bağı Ney Yayınları, Kirmanşan Hicri 1382, Kürtçe.

4- Dr. Gulmurad Muradi, Ehli Hak felsefesi ve tarihine bir bakış, Farsça, Erzan Yayınları, isveç, Miladi 1990.

5- Dr. Mehemed Mukri, Seyad Yelahi ve Şabaz Ezeli, (Damyar dönemi), Wiesbaden-Almanya, Herasutis yayınları, Miladi 1967.

6- Teyib Tahiri, Serencamın terihi ve felsefesi, derleme-araştırma, Kürtçe ve Farsça, Aras Yayınları, Hewlêr, Miladi 2009.

7- Mecid Qas, Remzyari, derleme-yazım, Kirmanşan Miladi 1979.

8- Mecid Qas, Ayini Yari, derleme-yazım, Kımanşan Hicri 1358.

9- Mecid Qas, Enderzi Yari, derleme-yazım, Kirmanşan, Miladi 1980.

10- Herdewil Kakayi, Kakayi şair ve ünlüler, Bağdat, Miladi, 1990.

11- Dr. Baram İlahi, Kemaliyet yolu, Farsca ve Yarsan bakış açısıyla irfan konusunda 4 ayrı kitabı.

12- Henüz basılmayan Kakayi elyazmaları.

b) Kakayi olmayanların yazdıkları ama Kakayilerin bir noktaya kadar kabul ettikleri önemli kaynaklar.

1- Sadık Sofizade (Borakeyi), Serenacam Mektubu (Kelami Hezane), Hermend Yayınları, Tahran Hicri 1375.

2- Sadık Sofizade’nin önemli kitap ve makaleleri.

3- Mehirdamadi İzedi, Kürdler ile ilgili 14 bölümlük kitabının Yarsan ile ilgili kısmı, Kürtçe, Serdem Yayınları, Süleymaniye Miladi 2007.

4- Mehmet Bayrak, Aleviler ve Kürtler, Türkçe, Yarsan kültürü ve tarihine ilişkin bölümü, Miladi, 1997.

5- Şu kişilerin kitap, makale ve araştırmaları: Mehemed Mukri (Paris), Sadık Sofizade, Mehmet Ali Sultani, Dr. Cemal Nebez, Minorsky, Reşid yasmi, C. Y. Palack, Laibzig Almanya Hicri 1865, M. Hewrami, Eyüb Rüstem. W. M. Jawkovisky Murad Avreng, Vladimir Aleks Yung İvanov, Miladi 1886 ve birkaç diğer kaynak

6- Ansiklopediler. İslam ansiklopedilerin böyük çoğunluğunda Ehli Hak (Kakayi, Yarsan) bölümünde, “İslam aleminde bir sofi topluluğu” olarak behsediliyor.

7- Eldiyan Elalami Ansiklopedisi (Dünya Dinleri Ansiklopedisi). En yeni ve önemli bir ansiklopedidir. Arapçası 2000-2001 yılında çıktı. Ediot Creps İnt. tarafından Almanca, Fransızca ve Arapça basıldı. Kırktan fazla araştırmacı ve din adamının çalışması olan bu ansiklopedi 10 cilt halinde çıktı. Tüm dünya dinleri hakkında olan bu ansiklopedinin İslamiyet ile ilgili bölümü, Mısır Ezher Üniversitesi’nden, İran ve Suudi Arabistan’dan din adamlarının yardımıyla hazırlandı. İslam aleminde Sofilik ve Sofi gurupları başlıklı bölümde 58 guruptan bahsediliyor. Ansiklopedinin 58 bölümü ehli Hak-Kakayilere ayrılmış. Bu bölümde Kakayi inancının özellikleri detaylı bir biçimde, Kakayilerin kendilerini ifade ettiği tarzda nlatılıyor ki, bu makalenin içeriği gibidir. İslam ansiklopedileri içinde Kakayi inancının özüne en yakın yorumu, bu ansiklopedide yapılmıştır.

Çeviren: Mesud Tek

(*) Çaf, Sınırın İran ve Irak kesiminde yerleşmiş olan Kürdistan’ın en büyük aşiretlerinden biri.

Deng Dergisinin 85. sayısından alınmıştır.

 

Yeni Zelandalı neonazi teröristin Alman ve Avusturya ordusu ve polis teşkilatı ile bağlantıları mı var?

Alman sosyalist gazetesi TAZ, yine Avusturya‘nın Viyana merkezli sosyalist gazetesi STANDARD ve İsviçre menşeili sol gazete WOZ´un araştırmaları dehşet verici…

Churchil saldırganının yazdığı manifestoda Avrupa ülkelerinin ordularında yüzbinlerce neonazi ırkçı asker/subayların varlığından sözediliyor..

Herşey 3 Şubat 2017´de Viyana havaalanında yakalanan Franco A. ile ortaya çıkıyor… Havaalanında polislerin şahit olduğu garip bir tesadüf Alman ordusu mensubu Franco A. Nin tutuklanmasına sebep oluyor… Özürlüler tuvaletinde içi dolu bir silahı sakladığı yerden çıkarmaya çalışırken yakalanan Franco A. Nin soruşturmasında ortaya çıkan neonazi ağ, Alman ordusunda ve Avusturya ordusunda yüzbinlerce özel tim askerlerinin ve polis teşkilatı mensublarının X günü için Avrupa‘da sistemi değiştirmek ve ele geçirmek için gizli çalışma gerçekleştirdiklerini ortaya koyuyor.

Franco A. Nin ev aramasında ölüm listeleri bulunuyor, listede alman sol partisinden siyasiler de var.. Kendilerini Suriyeli mülteci gibi gösterip çeşitli bölgelerde ve mekanlarda terör saldırıları gerçekleştireceklerine ilişkin hazırlıklar yapıldığı da ortaya çıkıyor..

Kendi aralarında yazışmak ve haberleşmek için kullandıkları chat guruplarında hakimlerden, savcılara, özel tim askerlerinden, polislere kadar değişik görevlerde insanlar bulunmakta.
Chat gurubunun izini süren yukarıda ismi geçen gazete muhabirleri Alman istihbarat teşkilatından da çalışanların içinde olduğu ve özel eğitilmiş askerlerin ağırlıkta bulunduğu, Avusturya da varlık sürdüren bir tuhaf şovalyeler kulübüne ve Avusturya Savunma Bakanlığı‘na kadar uzanan bir derneğe rastlıyorlar.

UNITER isimli bu derneğin başkanı ise yine eski özel tim askeri olan ve takma adı „Hannibal“ olan Andre S.
Kurucularından diğer bir kişi ise Alman Anayasayı Koruma Teşkılatı‘nda çalışmış biri..
Dernek, dışarıya karşı özel güvenlik elemanları yetiştiren ve bu konuda eğitim veren tüm dünyada ağı olan yasal bir oluşum..

Kurulan chat gurubu da yine bu dernekte üye olanların afet senaryoları, savaş senaryoları, terör senaryoları, kaçış yolları, güvenilir binalar, tehdit ve şantaj senaryoları gibi konularda aralarında bilgi alışverişi yaptıkları haberleşme platformu ve yine merkezi Avusturya..

Bu chat gurubuna ait eski askerlerin ve hala görevde olanların, polislerin Alman ordusundan gizlice aldıkları silah ve mühimmat ile düşman olarak gördükleri solcu, sosyalist siyasileri, politikacıları, sendikacıları, toplumun önde gelen tanınmış sosyalist ve göçmen kişiler için ölüm listeleri hazırladıkları da ortaya çıkarılan bilgiler arasında.

Andre S. Kimdir?
Andre S. uzun yıllar Almanca adı MAD olan (Militärisches Abschirmdienstes in Deutschland) yani alman ordusunun gizli istihbarat teşkilatında istihbarat elemanı olarak çalışmış. MAD aslında anayasayı koruma teşkilatının Alman ordusununda kurulmuş benzeri..
19 Mart Köln mahkemesindeki duruşmada MAD içindeki Hannibal‘in irtibat adamına karşı suçlamalar ise yapılacak olan baskınları Hannibal´e önceden bildirdiğine dair olacak.

TAZ gazetesinin araştırmaları sonucunda ortaya çıkan diğer önemli bir bulgu ise yukarıda bahsini etmiş olduğumuz UNITER adlı derneğin kurucularından birinin ise Baden-Württemberg eyaletindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı‘ndan bir memur olduğu ve Hannibal´in gizli örgütlerinin ve bağlantılarının tam da Anayasayı Koruma Teşkilatı ve vb. kurumlarla olduğu.
Hannibal´de geçen haftaya kadar UNITER´in yönetim başkanıydı ve hala yönetimde görevli.

UNITER´in izlerini sürenler hemen avusturya bağlantısı ile karşılaşıyorlar. Lazarus Birliği adında kendi kendine şövalye ünvanı vermiş olan ve merkezi Viyana yakınlarında Kreuzenstein Şatosu‘nda bulunan birliğin üyesi aynı zamanda.

Hannibal yani Andre S. de şövalye ünvanı almış.
Bir videoda yanında AFD benzeri aşırı sağcı ÖVP partisinden aşağı Avusturya başkanı Erwinn Pröll ve yine ÖVP partisinden eski savunma bakanı Werner Fasslabend ile birlikte Teresiyan Askeri Akademisi‘nde atama töreninde olduklarını gösteriyor. Bu törende hep beraber Lazarus Birligi‘nin şeref yemini ediyorlar ve mücadele ruhunu koruyacaklarına dair söz veriyorlar. Dernek kayıtlarına göre Andre S. Lazarus Birliği‘nin yardımcı başkanı konumunda.

Dışarıya karşı Lazarus Birliği bir yardım kuruluşu olarak görünüyor ve Birleşmiş Milletler‘de özel danışma yetkisi var.
UNITER derneğinin vermiş olduğu basın açıklamasında enternasyonal çalışma yaptıklarını ve Birleşmiş Milletler üyeliği olan Lazarus Birliği‘ne işaret ediyor.
Lazarus Birliği‘nin baskanı ise Birleşmiş Milletler‘de üyeliklerinin olmadığını ve Uniter ile herhangi bir bağlarının olmadığını söylüyor.
Uniter hakkındaki suçlamalar kesinleşene kadar bu derneğin üyeliklerini dondurduklarını da ekliyor.

Hannibal´in Avusturya ile olan ilişkisi sadece Lazarus Birliği ile sınırlı değil. Nürnberg Silah Fuarı‘nda Kärnten´li High Profile Protection GmbH firmasının standında görüntüleniyor.
Bu firma, Tacticalbros adı ile Facebook sayfalarında Uniter´le bağlanıyor. Firmanın manejeri Anton Stöckl, Uniter ile ortak iş yapmadıklarını ve Andre S.´e fuarda sadece stand için bir platform sunduklarını söylüyor.
Tacticalbros çeşitli silah üretimi ve satışlarının dışında bu konuda eğitimde veriyor.
Örnegin, Slovakya‘da 1 hafta eğitim programları var. Keskin nişancılara ve özel dedektiflere Nato´da görev yapmış olan eski ordu mensubları ve gazilerin eğitmenliği eşliğinde.

Üniter, Almanya‘da federal başsavcılar tarafından gözlemleniyor. UNITER´in merkezi Baden-Württemberg olmasına rağmen BW Anayasayı Koruma Teşkilatı ilk etapda derneği gözlemlemeyi ve soruşturmayı gerekli görmemişti. Die Linke, Grüne gibi partilerin ve ortaya çıkan haberlerin baskısı ile Baden-Württemberg eyaletinde bir komisyon kuruldu ve soruşturmalar devam ediyor.. .
Yeşiller Partisi ve die Linke (Sol Parti) devlet kurumlarının yine terör örgütü NSU´da olduğu gibi burda da radikal sağcı bir ağı (örgütü) gizlemek, üzerini kapatılacağından endişeleniyorlar.

Avusturya´daki devletin resmi makamları da olayın üzerini kapatıyorlar. Avusturya savunma bakanlığı ülke içinde ve dışında güvenlik açısından Federal ordunun güvenliğini tehlikeye atacak her oluşumun incelendiğini ve araştırıldığını söylemekle yetiniyorlar. İçişleri bakanlığı ise yürüyen soruşturmalar ile ilgili bir açıklama yapmayacaklarını bildirdiler. Bu gizli örgütün ve üyeleri burda da gizli kalacaklar. Bu anlamda Avusturyadaki chat guruplarının yazışmaları rapor olarak yerel devlet mercilerine ulaştırıldı mı ve üyeleri kimlerdir bilinmiyor. Bilinen tek şey X günü geldiğinde Almanya‘daki üyelerin güneye kaçacakları, yani Alp Dağları bölgesine.

Önümüzdeki günlerde özel olarak Baden-Württemberg Eyalet Parlementosu‘nda kurulmuş olan komisyon „UNITER“ adlı derneğin faaliyetlerini araştırmaya başlayacak..

Beni dehşete düşüren en önemli detay ise UNITER derneğinin aktif antreman yaptığı yerlerin Albstadt veya Mosbach gibi bize çok yakın yerler olması.
Hatta 30 kişilik polis/komando gurubunun Albstadt´ta 2016 yılında atıcılık derneğinde o meşhur X günü için antreman yaptığı tespit edilmiş..
Ve bu antremana katılacak olanların aslında Göppingen Polis merkezinde toplanacakları kararlaştırılmış ve daha sonra UNITER derneği ile yakın ilişkisi olan Alb çevresinde oturan bir işadamının organizesi ile Albstadt´daki Atıcılık Derneği‘nde yapılması kararlaştırılmış..

Çoğu devletlerin yaptığı gibi Alman devleti de kendi derin yapılanmasını açığa çıkaracak mı, yoksa NSU olaylarında olduğu gibi üstü kapatılacak mı, bilinmez ama yukarıda ki bilgiler, bizleri çok zor günlerin beklediğini gösteriyor…

Melek Kandilli
Kaynak: STANDARD, TAZ, WOZ ve Zollern-Alb-Kurier

Aziz Tunç - 'Suriye Savaşı mı?'

Egemenler her dönem kendi egemenliklerini destekleyen, egemenliklerinin ideolojik kılıfı olarak, bir dil, kavram ve jargon üretmiş ve geliştirmişlerdir.



Bu anlamda Suriye halklarına yönelik olarak DAİŞ vasıtasıyla başlatılan savaş, „Suriye savaşı” olarak adlandırılmıştır. Aslında bu tanım da başından beri eksik ve yetersizdi. Çünkü söz konusu savaşın devam ettiği coğrafyanın büyük bir kısmı Kürdistan’dı ve Kürtler savaşın en önemli hedefleriydiler. Buna rağmen, sürdürülen savaşa, doğru olmasa bile, kolay anlaşılması açısında, Suriye savaşı denmesine çok itiraz olmadı. Ancak DAİŞ’in, Kürt askeri güçlerinin de büyük katkısıyla, yenilmesinden beri savaşın karekteri değişmiş bulunmaktadır.

Durumun anlaşılması için konuyu açmaya çalışalım. Bir savaşın karekterini belirleyen nedir? Savaşan tarafların politik hesapları ve buna uygun şekillenen politik/pratik pozisyonlarıdır.

Buna göre söz konusu savaşta, bundan önce kimler kimlerle savaşmaktaydı, şu anda kimler kimlerle savaşmaktadır, ona bakalım. Başlangıçta bir yanda Suriye devleti ve halkları, diğer yanda DAİŞ ve onun destekçisi olan Türk devleti vardı. ABD, Rusya, İran ve diğer devletler ise kendi beklenti ve ihtiyaçlarına uygun olarak savaşı şekillendirmeye çalışıyorlardı.

Ancak yukarıdan da belirtildiği gibi savaşın vurucu gücü olan DAİŞ’in etkili bir güç olmaktan çıkartılmasından sonra bu savaşın gidişatı da, içeriği de, tarafları da farklılaşmıştır. Tek tek ilgili devletlere bakıldığında, halkların düşmanı ve emperyalist olmalarına rağmen, öznel olarak, Rusya’nın Suriye’ye karşı bu savaşı sürdürmek istediğini söylemek doğru olmaz. ABD’nin, Suriye ile dost olmamasına rağmen, Suriye devletine karşı bu savaşın devamını istediğini ileri sürmek çok gerçekçi değildir. Avrupa ülkelerinin de Suriye devletine karşı bu savaşın sürmesini istediğini söylemek için makul bir neden yoktur. Bölgenin asli gücü olan Kürtlerin bu savaşın sorumlusu olmadığı da ortadadır.

O halde, DAİŞ’in ve diğer çetelerin önemli oranda etkisizleştirildiği, kalan çete artıklarının da kısa sürede etkisizleştirilmesinin çok mümkün olduğu bu savaş neden devam ettirilmekte ve en önemlisi kim, kime karaşı savaşmaktadır? Ya da bu savaşta Suriye devletine karşı kim savaşmaktadır? Şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır, görünüşte, Suriye devletine karşı sürdürülen bir savaş var ama bu savaşı kimin sürdürdüğü somut ve net değil. Suriye de kim, hangi güç ve gerçekten kime karşı bir savaş sürüdürmektedir? Bu sorunun cevabı konunun anlaşılmasını sağlayacaktır.

Bu savaşı, Türk devletinin desteklediği DAİŞ, Suriye ve bölge halklarına karşı başlatmıştı. Ama şimdi DAİŞ yenildi ve belirleyici bir konumda değil. Bu durum Türk devletinin doğrudan sürece dahil olmasına yol açtı ve şimdi savaşı sürdüren Türk devletidir. Peki, Türk devletinin Suriye devletiyle ne alıp vermediği var? Ya da Türk devleti neden Suriye ile savaşıyor? Tam burada asıl gerçek açığa çıkmaktadır. Her ne kadar Türk devletinin desteğiyle DAİŞ’in başlattığı bu savaş, DAİŞ’in yenilmesinden sonra, Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü bir savaşa dönüşmüştür. Artık DAİŞ aracılığıyla bölge halklarına karşı sürdürülen bir savaş yok, Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü bir savaş yaşanmaktadır. Esas mesele budur. Mevcut savaşın sürdüreni ve temel tarafı, Türk devletidir, hedefinde ise esas olarak Kürtler bulunmaktadır.

Gerçeğin böyle olduğunu başka bir biçimde test ederek görebiliriz. Varsayalım ki Suriye de savaş bitti, ama Kobanê üzerinde Kürtlerin siyasal statüsü devam etmektedir. Bu durumda Türk devleti ve Erdoğan, Suriye’ye/Kürtlere saldırmaya ve savaşa devam edecektir.

Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü savaş olmasa, Suriye devleti, ülkesini çetelerden temizleyebilir. Böyle bir temizlik hareketine bölgede etkisi ve ilgisi olan diğer devletlerin de herhangi bir itirazları olmayacaktır.

Bunu engelleyen Türk devletidir. Türk devleti, bölgede sürekli savaş halini canlı tutarak Kürtlere saldırmanın olanaklarını işlevsel kılmaya çalışmaktadır.

Çünkü Türk devleti geleceğini, Kürtlerin, Kürdistan’ın herhangi bir bölümünde siyasal bir statü elde etmelerini önlemeye bağlamış bulunmaktadır.

Bu gerçeklerden bakıldığında, şu an bölgede süren savaşın, Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü bir savaş olduğunu söylemek, bunu tespit etmek gerekli ve önemlidir. Savaşın karekterinin değişmesi, başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere bütün bölge ve dünya halklarına daha özgün sorumluluklar yüklemektedir.

Erdoğan’ın/Türk devletinin, Kürtlerin direnişini kırması halinde en başta Güney Kürdistan’ın, Irak ve Suriye’nin geleceği güvende olmayacaktır. Yine başta Avrupa halkları olmak üzere bütün dünya halklarına yönelik DAİŞ ve türevleri aracılığıyla bir dizi saldırının yapılacaktır. Ayrıca böyle bir savaş kısa süreli olmayacak, kanlı bir boğazlaşmaya dönüşerek uzun sürecektir.

Dolayısıyla mevcut durumda süren savaşı, sadece Kürtler değil, tüm halkların aktif karşı duruşu önlenebilecektir. Özellikle Türkiye ve bölge halklarının ve Alevilerin Kürt halkıyla birlikte, hiçbir tereddüte girmeden bu savaşa karşı tutum alması, hayati ve zorunludur.

Aziz TUNÇ

Melek Kandilli - Feminizm nedir?

Merhaba sevgili okuyucular!

Uzun bir aradan sonra bu günkü konuyu Feminizm üzerine seçmeye karar verdim.



Bir yandan 25 Kasım´ın „ Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü“ olması vesilesi, diğer yandan tüm dünyada ve Türkiye´de kadın hareketleri ve kadınların eşitlik ve hak mücadeleleri feminizmin tartışılan ve konuşulan bir konu olmasını gündeme getiriyor.

Ama 19. yy başlarında oluşan kadınların eşit hak talepleri ve daha sonra feminist hareket olarak dünyada yerini alan bu akımın hala bir çok insan tarafından yanlış anlaşıldığını, erkek düşmanlığı, kadınların erkeklerden daha üstün olma çabası, erkek gibi kadınların akımı vs. gibi görüldüğünü fark ediyoruz.

Bu konuya biraz açıklık getirelim ve Feminizm nedir, kadın hareketi ve mücadelesi neden var ve olması sadece kadınlar için değil tüm ezilenler ve toplum için neden önemli, erkeklerin de kadınların eşitlik talebinde destek vermesi gerekiyor mu? Neden erkekler destek vermeli? Gibi sorulara birlikte bakalım..

İnsanlığın ilk evriminde ilkel komün topluluklarda kadının bugünkünden farklı ve üstün bir konumu vardı. Sadece soyun devamını sağlaması değil, topluluğun tüm üyelerinin (erkek ve çocukların, yaşlıların) yaşamasını sağlayacak yiyeceği bulması, üretmesi ve topluluğu bir arada tutacak kurallar dizgesini canlı tutması nedeniyle de kadın topluluğun kurucu öğesiydi. İlk oymaktan, tribüye kadar  topluluğu, kadın kurdu.

Mark´s ve Engel´sin gösterdikleri gibi: İnsan toplulukları emek üzerine kurulmuşlardır. Üretmek ve insan soyunun devamını sağlayacak çocuklar doğurmakta kadının payına düşmüştü. Anasoylu toplumda erkekler av ve savaşla uğraşırken, kadınlar topluluğun bütün üyelerinin yaşamının gereklerini üreten kişilerdi. Yani ilk tarımı bulan, ilk ekmeği pişiren, ilk ipi dokuyan, insanlığın en önemli iletişimi olan dili bulan, kadın olduğu gibi toplumda barışçıl ve paylaşımcı bir yaşamı da kurallar dizgesini oluşturarak yaratan kadınlardı. O toplumun erkekleri de kadınların bu vasıflarının bilincindeydiler ve kadınları bu anlamda kutsal sayarlardı. Yunan, Roma, Anadolu, Latin Amerika, Afrika, Orta Asya, Hindistan gibi bir çok ülkelerin geçmiş tarihlerinde isimleri Artemis, Kybelle, Umay Ana, İştar, Ianna olan ana tanrıçalara rastlamak hala mümkündür.

Peki bu kadınların üretimde olduğu, toplumun kurallarını oluşturduğu, toplumun kurucu öğesi sayıldığı ve saygın hatta kutsal olarak görüldüğü ve onbinlerce yıl insanlık bu şekilde yaşamasına rağmen sonra ne oldu da kadın ikinci plana itildi? Üretimden, sosyal yaşamdan, birey olmaktan eve hapsedilen, erkeğin hizmetine ve mülküne giren, eğitimden, sosyal yaşamdan men edilen ve cinsel obje gibi görülen, alınıp, satilabilen, tecavüz edilebilen, savaşlardan sonra esir pazarlarında satılan ve ev içi emeği ve üretimi dahi yok sayılan bir duruma düştü?

Bundan tahmini 4 - 5 bin yıl önce anasoylu eşitlikçi toplumdan köleci sınıflı topluma geçiş süreci başlar. Bugün bilinen en önemli ataerkil devlet (Ordu-devlet) Mezopotamya´da Akadlar ve Sümerler'dir. İşte, erkek egemen devlet anlayışı ile birlikte anasoylu dönemin sonuna gelinmiştir. Artık şiddet, fiziksel güç, savaşlar ve ordular toplumsal düzeni kurmaya başlamış, toprakları işgal edip krallıklar ilan edilmiş, insanlar savaş esiri olarak köle olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Tam bu aşamada, tamamen komün yaşam sistemi kurmuş olan eşitlikçi anasoylu toplumdaki kadınların da artık statüsü değişmiştir. Kadın, artık özgür bir birey olmaktan çıkarılmıştır, vucudu tahrik unsuru sayılmış, kapanması ve sosyal yaşamda fazla kendini göstermemesi uygun görülmüştür. O artık bir birey değil, bir erkeğin malıdır ve ona göre yaşaması gerekmektedir.
 
Kadınlardan şifacılığı, tarımı, üretimi, sosyal yaşamın kurallarını öğrenen erkekler artık başa geçmiş ve kadınların bu işlerle uğraşmasını yasaklamışlardır.

Şimdi çok tartışılan İslamiyet ve kadın, kadının kapanması, ikinci sınıf bir duruma düşmesi aslında İslamiyet'ten çok önce başlamış, çok tanrılı pagan dönemlerden Sümerler'e, Mısır'a, Helenler'e, Museviler'e, Hırıstiyanlık'a ve oradan da İslamiyet'e geçmiştir.

Bu kadının yazısız tarihini bu şekilde bir ön bilgi ile aktardıktan sonra gelelim 19. ve 20. yy da başlayan kadın mücadelesi ve kadın hareketi ile yeniden gündemimize oturan feminizm akımına..

 Feminizm kelimesi Latince kelime olan 'Femina'dan türetilmiştir ve kadın anlamına gelir. Bu kelimeden türetilen feminizm kavramı, eşitliği ve toplumsal guruplar arasındaki eşitsizlik üzerine kurulan farklılıkların yok edilmesini savunur. Feminizmin temeli kadın özgürlüğüne dayanır.
Feminizm cinsiyetle ilişkisi olan sorunları araştırır ve analiz eder. Cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak tüm dünyadaki kadın sorunlarını çözmek ve iyileştirmek en başlıca amacıdır.

Feminizm kavrami ilk olarak filozof Charles Fourier tarafından kullanılmıştır (1772 -1837)
Daha sonra Aydınlanma Çağı'nda Lady Mary Montag ve Marquis de Condorcet kadınların eğitim hakkını savunarak feminizmin temellerini atmışlardır.

Feminizm denince, ilk akla gelen kadınlar olsa da; feminizmi savunan erkekler de vardır. Feminizmin derdi erkekler değil, ataerkil sistemler ve yapılardır. Feminizm ezme ve ezilme ilişkisi olan ataerkil düzene karşı mücadele eder ve bu anlamda bu düzene dahil olan herşeye karşıdır. Feminist olmak, yalnız yaşamak, erkeklerden nefret etmek değildir, feminizm bir adalet arayışıdır.

Feminizmin ortaya çıkışı kadın haklarıyla ilgili olsa da sadece bununla sınırlı kalmamıştır. Feminizm akımı eşit bir dünyayı savunur, ilk ortaya çıktığı andan itibaren, eşit vatandaşlık, lgbt hakları,kölelik ve savaş karşıtlığı, ekoloji gibi bir çok konuların tamamında feministler bulunmuştur.
Ayrıca sınıf mücadelesi, ırkçılığa karşı bir çok insan haklarının gelişmesine de katkı sağlamıştır.

Bir dipnot olarak Almanya'da emeklilik sigortasının kadınların çocuk doğurması ve bakımı için vermiş olduğu prim puanları için mücadele eden kadın örgütlerinin baskısı ve mücadelesi sonucu 01.07.2014'den itibaren 1 yıl çocuk doğurup büyüten annelere emeklilik primi yatırılmış gibi hesaplanıyor. Ancak bu yasa 1992'den önce doğum yapmış olan anneleri kapsamıyordu, 1992'den sonra doğum yapan annelere 3 puan vererek her bir çocuk bakımına 30 Euro emeklilik bağlanıyordu.

 Kadın ve sivil örgütlerin imza kampanyaları ile 1992'den önce doğum yapanların da bu haktan faydalanması sağlandı. Ne yazık ki Merkel hükümeti uzun tartışmalardan sonra 2 puan vermişlerdi. Şu sıralar 1992'den önce doğum yapmış ve çocuk bakımını üstlenmiş annelerin de 3 puan alması için hükümete baskı yapılıyor ve imza kampanyaları başlatıldı.
Bu anlamda hükümet 2019 dan itibaren emeklilik primlerinde bir dizi iyileştirme gerçekleştirse de, 1992 yılından önce doğum yapmış olan annelere tam olarak 3 puan vermek istemiyor ve 0.5 olarak yarım puan vermeyi kararlaştırdı. Benim de imza kampanyasına destek olduğum talep ise tüm annelerin 3 puan alması yönünde. Umarım mücadelemizin sonucunda bunu sağlamayı başarırız.

Emekli olan kadınların ayrıca emeklilik cetvellerini kontrol etmelerini ve çocuk bakımı için 1992 yılından önce 2 puan, 2019 dan itibaren 2,5 puan, 1992'den itibaren 3 puan primlerinin hesaplanıp hesaplanmadığına bakmaları gerekiyor.

Eşit, barışçıl, emeğin sömürülmediği, savaşların olmadığı bir dünya dileği ile...

Melek Kandilli




Selahattin Demirtaş - Enseyi karatmanın gereği yok

Tamam, çok da “neşeli günlerden” geçmediğimiz doğru. Ama bu gibi dönemlerde topluma öncülük etmesi beklenen aydın, sanatçı, akademisyen, siyasetçi çevrelerindeki yaygın karamsarlığı, kötümserliği anlamak da mümkün değil. Baskı ve zorbalık uygulamaları ile tarihte ilk kez karşılaşan insanın şaşkınlığını yaşamanın da alemi yok.



Yakın geçmişimiz dahil, insanlık tarihi bunun daha beterlerinin sayısız örnekleriyle doludur. Zulüm payidar olduğunda direniş olmuş, direniş olunca da zulüm bitmiştir. Direniş ne kadar erken ve büyük olmuşsa, zulmün ömrü o kadar kısa olmuştur. Bunun ülkemizde de böyle olacağını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Ancak insan bu karamsarlık halini görünce yine de hayret ediyor işte. Lazım olduğunda kullanmayacaksak ayrıca, bu kadar şiiri, romanı, tarihi, bilimi niye okuyoruz; bu kadar direniş geleneğini niçin öğreniyoruz?

“Yürü üstüne üstüne

Tükür yüzüne celladın…” diyen Ahmed Arif’i;

“Yani içeride on yıl, on beş yıl

daha da fazlası hatta

geçirilmez değil

geçirilir

kararmasın yeter ki

sol memenin altındaki cevahir” diyen Nâzım’ı ne diye okuyoruz peki?

Zor günlere hazırlık olsun diye okuyorsak, tam da o günlerdeyiz işte. Enseyi karatmanın gereği yok. Mevcut faşizan düzene itiraz eden, isyan eden milyonların varlığından emin olmamıza rağmen, bu potansiyele öncülük yapmaktan imtina etmek “ilerici” duruşa sahip hiç kimseye yakışmaz.

1536 yılının İsviçre’sinde, dinde reform yapsın diye “papaz hatip” mezunu bir din adamı olan Calvin, Cenevre’ye davet edilir. Kilise meclisinin yaptığı bu davete uyan Calvin, daha sonra başlattığı “reform” hareketi ile Cenevre’de tam bir diktatörlük inşa eder.

Onun döneminde çıkarılan “KHK”ler ile kadınların elbise boylarından elbise fırfırlarına, yenilmesi uygun olan “caiz yemekler” listesine; kutsal olmayan şarkıların yasaklanmasından, çerez-marmelat türü şeylerin günah ilan edilmesine kadar günlük yaşama dair birçok düzenleme kilise meclisince yayınlanır.

 Tiyatro, eğlence, halk şenlikleri, dans, buz pateni, papaz kıyafetine benzemeyen bütün kıyafetler; erkeklere uzun, saç kadınlara kabartılmış kıvrılmış saç, altın ya da gümüş takı, düğme, şerit, dantelli başlık, eldiven, açık ayakkabı; kümes hayvanları, yerli halkın lokantada yemek yemesi; her türlü sanat, azizlerin resim ve heykelleri, müzik, İncil’de geçmeyen çocuk isimleri, Paskalya ve Noel kutlamaları; Calvin’e yönelik her türlü eleştiri ve daha yüzlerce yasak için yeni “KHK”ler çıkarılır (Kış lastiğine dair KHK ise çok çok sonraları bir başka ülkede yayımlanacaktır).

Reform yapsın diye kendi elleriyle getirdikleri Calvin 25 yıllık iktidarında Cenevrelileri tam anlamıyla karanlığa boğar. Calvin döneminin etkileri sonraki 2 yüzyıla da sirayet eder. Bu 2 yüzyılda, Cenevre’de üretilmiş neredeyse tek bir sanat veya edebiyat eseri yoktur. Çünkü Calvin’e karşı toplumsal bir direniş geliştirilememiştir. Aynı zamanda Calvin’in arkadaşları olan Michele Serveto ve Sebastian Castellio dışında kimse itiraz etmeye cesaret edememiştir. İtiraz tekil olunca Calvin, Serveto’yu diri diri yaktırmış, Castellio’yu ise ömrünün sonuna kadar sefaletle, açlıkla “terbiye etmeye” çalışmıştır.

Bizde ise halkın ekseriyeti mevcut baskı düzenine kesinlikle karşıdır ve kabul etmemekte, boyun eğmemekte kararlıdır. ‘Bu halktan bir şey çıkmaz’ diyenler, halkın gücünü hafife alanlar geleceği asla inşa edemezler.

1619 yılında Fransa’da patates yasaklanır (evet, bildiğiniz patates). Çünkü patatesin cüzzama neden olduğuna inanılır. Oysa cüzzam Avrupa’nın en eski hastalığıydı. Patates ise sadece bir asır önce, 1500’lü yılların başında Peru’dan gelmişti Avrupa’ya. İşte bu Fransızlar, yani kıtlıktan, açlıktan kırılırken bile patates yemeyen Fransızlar, 1789’da dünya tarihinin en büyük devrimlerinden birine imza attılar

Her halükarda halka, özgücümüze güvenerek, her gün umudu büyütmek ve zulme karşı direnmenin öncüsü olmak zorundayız. Kötülük ve zalimlik ancak uygun ortamlarda yayılır. Bunlar için en uygun ortam da korku iklimidir. Korkuya teslim olmadan, bedel ödemeyi de göze alarak iyiliği, özgürlüğü her koşulda savunmak tarihi misyonumuz, borcumuzdur.

Mitolojiye göre yaratılan ilk kadın Pandora’dır. Prometheus ateşi çalıp insanlara verince, tanrıların tanrısı Zeus öfkeden çıldırır ve insanları cezalandırmak için güzel bir kadın yapılması emrini verir. Bu görevi ateş tanrısı Hephaistos yerine getirir. Tanrılar Pandora’yı yaratıp muhteşem güzelliklerle süsledikten sonra onu Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a eş olarak yeryüzüne yollarlar. (Plana bak!) Yani Pandora, Prometheus’un yengesidir artık. Bu arada tanrılar bütün acıları, kötülükleri bir fıçıya doldurmuş, fıçıyı da Pandora’ya vermişlerdir. İçini merak ettiği için Pandora fıçıyı açar (zaten açsın diye vermişlerdir ya) bütün üzüntüler, felaketler fıçıdan dünyaya yayılır. Fıçının içinde sadece “umut” kalır. Yerini biliyoruz en azından. Pandora’nın Kutusu’ndan kötülük yayıldı diye panikleyeceğimize, kutudaki umudu çıkaralım yeter. O da yayılıyor çünkü.

Siz kimsiniz de bu düzeni değiştireceksiniz diye soran olursa; “Fakiriz biz olum! Bir elimizle pantolonumuzu tutmazsak düşüyor. İki elimizi birden kaldıramıyoruz; teslim olmayı da bilmiyoruz o nedenle. Ayrıca Nâzım yazmış şiirimizi, Yılmaz çekmiş filmimizi zaten, halkız biz ulan!” deyiverin.

Bir de benden “selam” söyleyin, tanır beni.

Sponsorlar

Design by JoomlaSaver
Cookies make it easier for us to provide you with our services. With the usage of our services you permit us to use cookies.
Ok