Alman, Avusturya ve İsveçreli gazeteciler, Avusturya’da 2017 yılında suikast iddiasıyla yakalanan Alman ordu mensubu Franco A. ile ilgili soruşturmada dehşet verici bilgilere ulaştı.
Hoy­bûn’un, Türk Hü­kü­me­ti’nin İlân Et­ti­ği Af­fa İliş­kin Mart 1928’de Yap­tığı Çağrı
Türkülere, deyişlere sevdalı bir babanın kızı olduğum için çok şanslıyım. Türküler susmazdı evimizde.
Sakine Cansız’a… ‘Ateşe dönüşmeyen bilgi tutucudur” demiş Spinoza az demiş! Hep Kavgaydı Yaşam’ı.. Bilgisi ateşe dönüşmenin ötesinde ateş ile dans eyledi…
Bir kelebeğe ömür armağan edenleri,İkrarına bend olan serden geçtilerimizi,Kefensiz / mezarsız yatanlarımız unutuldu !Zira hatırlamanın ağırlığı can yakar.İlk çağ öncesi köpekler
Yazılı bir açıklama yapan FEDA, “İşgalin tek ama tek bir nedeni vardır. O da halkların haklı ve meşru direnişi, örgütlü mücadelesi, toprağına ve geleceğine sahip çıkmasıdır”
Maraşlı aydın, gazeteci ve sanatçılar ortak bir açıklama yaparak, Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyelerine kayyım atanmasına sert tepki gösterdi.
Dersim İnşa Kongresi (DİK) yaptığı yazılı bir açıklama ile Kayyumdan kalan borçların ödenmesi amacıyla Dersim Belediyesi'nin başlattığı kampanyayı desteklemediklerini duyurdu.
03.08.2019 Cumartesi günü Almanya‘nın Stuttgart kentinde Şengal Katliamı anıldı. Anma etkinliğine, 10.12. 2018 yılında Nobel ödülü alan Nadia Murad da konuşmacı olarak katıldı.
KNK-Rojava’nın bölgedeki 28 Kürt siyasi partisi ile yürüttüğü ulusal birlik çalışmaları kapsamında konferans düzenlenme kararı alındı. Konferansa, tüm partilere hitap edecek bir si
Albümde Erdal Erzincan, Mercan Erzincan gibi birbirinden değerli konuklar vokalleriyle: Emekçi, Hüseyin Arslan, Davut Sulari, Garip Şahin, Hüseyin Ayrılmaz’ın ise eserleri yer alıyor.
8 Ağustos 1938 de köyünden, tarlasından, okulundan topladıkları, suçsuz/günahsız yaklaşık 100'e yakın insanı, saatlerce aç susuz yürüterek, « yasak bölge » ilan ettikleri Erzincan Z
Belgesel filmde Mitteran’ın yaşamı ve Kürtlere yönelik yardımları yer alıyor. Belgeselin bir yerinde Başkan  Mesud Barzani’nin ve Paris Kürt Enstitüsü Başkanı Kendal Nezan’ın kon
Erzincan /Mercan Surbahan ve çevre köyleri bir zamanlar Ermeni yerleşim bölgeleriydi. Dersimli Alevilerin buralara 19. Yüzyılın sonlarından itibaren adım adım yerleştirildikleri bilinmekted

Yazarlar

Türkülere, deyişlere sevdalı bir babanın kızı olduğum için çok şanslıyım. Türküler
Bir kelebeğe ömür armağan edenleri,İkrarına bend olan serden geçtilerimizi,Kefensiz / mezar
Erzincan /Mercan Surbahan ve çevre köyleri bir zamanlar Ermeni yerleşim bölgeleriydi. Dersimli
Süryani halkının yangınlarına değilse de yüreklerine su serpemediğimiz için utanıyorum.
Günümüzde Aleviler dahil olmak üzere Batını Dinlerce sayılan/kullanılan ne kadar kavram va
Egemenler her dönem kendi egemenliklerini destekleyen, egemenliklerinin ideolojik kılıfı olara
Raa Haqi/Riya Heqi ya da Hakikat Yolu’nun Takipçileri, yani Kürt-Kızılbaş Aleviler, yani De
"Gurbet içinde gurbeti kanıksatmak isterler bize.. Kanıksamayız, istemeyiz ve dert olmaya, diz
 Giresunlu Topal Osman Ağa'nın yeğeni olduğunu söyleyen "Şair-Yazar" Mehmet Şakir SARIBAYR

Güncel

Tuğçe Toprak - Sara ateş ile dans eyledi
Tuğçe Toprak - Sara ateş ile dans eyledi
Tuğçe Toprak - Sara ateş ile dans eyledi

Sakine Cansız’a…

‘Ateşe dönüşmeyen bilgi tutucudur” demiş Spinoza az demiş! Hep Kavgaydı Yaşam’ı.. Bilgisi ateşe dönüşmenin ötesinde ateş ile dans eyledi…



Wahte Kirmanc şahittir, marallar, Bezuvarlar, kardelenler.. Şahittir nergisler, mor sümbüller, ters laleler, dağ çiçekleri, Xezal’ler, Munzur, Dicle şahittir dört kutsal kitap ‘da cennet diye tarif edilen topraklar, yaşamın kaynağı tanrıça kadınlar şahittir. Boşuna değil bu asi, inatçı yürekler. Hafıza mekanımız, Zerdüşi ziyaretgahımız, Dersim’in tılsımı dağların Berteng’i şahittir Saraların bilgisi ateşe dönüşmekle kalmadı ateşle dans eyledi...

Kürtlerin ilk kadın Heval Zarife Dersim’de mor sümbüller güzelliğinde bir kavga bıraktı bizlere. O 1937-1938 Dersim soykırımı yaşatılırken merkez kadro da bir kadındı. Soykırımcı ‘medeniyet’ getirecek devletler gibi avcı savaşçı erkeklik tarihinin patriyarkal feodalizm ve kapitalizmin aksine feminist bir öz savunma bayrağını bize bıraktı. Emeğini ve kavgasını erkeklerin gölgesinde bırakmayacak kadar cesurdu...

Çünkü o Lilit, İştar, Kıbele (Kybele), Anahitalardan aldığı yaşamın kaynağı Anayanlı Neolitik çağdan (Analık hukuku) kadın, barış, vejetaryen toplum felsefesini Avesta’ya, Mezopotamya’ya Qoçgirî ve Dersim Kürdistan’ına taşıyan Kirmanc, Kızılbaş, Zerdüşi tanrıça kadınlardandı...

1915’lerden bugüne Mezopotamya’da siyahlar giyer bizim oraların kadınları.. Ateşin bile canı olduğuna inanıldığı, incinir diye suyla söndürülmediği kutsal topraklar bizim topraklar, güneşin, karıncanın, geyiklerin, çiçeklerin, endemik bitkilerin doğanın kutsal, ziyaretgah ve tapınak sayıldığı. Anahita’nın yaşamın kaynağı ölümsüzlük iksirinin sonsuzluğa aktığı Munzur, doğmuş ve doğamamış çocuklarımızın kanı aktı Munzur’a. Halbori’de hala ağıtlarını sesi yankılanıyor.. Yananların, ateş ülkesinin kadınları siyah giyer bu yüzden, Zümrüdü Anka misali yanıp kül olmanın, sonra küllerinden yeniden doğmanın rengi.. Tekrar ölmenin sonra tekrar doğmanın, yaşarken ölmenin rengi.. diri diri mezara girmenin belkide. Küllerin içinde tram (korda) açan mor güllerin rengi...

İşte Sakine Cansız (Sara) bu estetik kavganın ateşinde dans eyledi. Ruhu olan toprakların nefesinde saçları hep dorukların rüzgarında özgürlüğe dalgalandı. Onu kolay zamanlarda devrimcilik yapanlara, Avrupa kişiliğinin konformist ‘basit kişiliğine’ sakın sığdırmayın ya da ‘Demokratik Mücadele’ zamanlarında milletvekilli, belediye başkanı vb. olmak için otuz yaşında ‘devrimciliğe’ başlayanlara hiç benzetmeyin. Sara sonsuzluk ateşine doğan ve çocukken devrimciliğe başlamış bir kadın. Kadın doğmuş ve öğretilen patriyarkal devrimciliğin aksine kadın devrimci kişiliğinin adıdır Sakine.. Senin adını ilk Amed zindan direnişinde duymuştum, hani bizim oralarda ateşin Zerdüşi kavgası bir sır gibi saklıdır ya kadınların gözlerinde, işte teslimiyete karşı bir Sır’dır Sakine’nin gözleri, bonsuz mücadele ateşinin sırrıdır, Zarife’ce bir destan yazdı demişlerdi.. Dersim ruhunun vücut bulmuş kişiliğidir diye tanımıştım seni...

‘Cezaevi’nde olduğum HDK / HDP kurulduğu yıllardı “Eşit Temsiliyet, yüzde 50 Kadın Kotası, Eşit Başkan’lık Mor çizgisi” ile hayranlık uyandıran mor siyasetin Kürdistan’dan sonra Türkiye’ye ilk geldiği yıllardı. Sadece devleti değil, dostları bile kıskandıran güzelliği ile HDP 2015 başarısını 2013’de müjdelemişti. İçerde Kürt, Kirmanc, sosyalist, feminist bir kadın olarak benliğimi ve öz savunmamı sadece kadın temsiliyetinde bulduğum yıllardı.. Sadece kadın okuması yapmaya başladığım öğretilmiş patriyarkal devrimcilikten kurtulduğum sistemin yarattığı çapraz ateşte kaldığım izlerini bedenimden ve aklımdan silmeye çalıştığım yıllardı.. Zor günlerde tanıdığım Aysel Mamoste, Nuray, Amber, Selver, Çiçek, Hevi, Nibel, Hülya, Hiyem, Elif Can, Xecê, Gülcan, Eyli yoldaşlar ismini sayamadığım feminist, Kürt, sosyalist hevallerim hem cins sevgisiyle bana güç katıyor hem de küllerimden beni yeniden yaratıyorlardı adeta. Bilgi en büyük silahım olmuştu.

HDP’nin halkların ve kadınların eşitlik baharına Bir Güneş gibi açtığını 2015 başarısını 2013’ten kıskanmaya başlayan devlet besbelli şaşırarak seni hayatında hiç kitap okumamış bir sefile katledebileceğini sanmıştı. Oysa kadın devriminin okyanusunda sonsuz akan bir nehirdin sen.. Ateşle dans etmeyi keşfetmiştin, hangi güç yeryüzünden bu buluşu silebilirdi? Ölümsüzlük iksiri sonsuz lirik bir dans’tın sen, kadının bilgisi ile tutuşan, Zerdüşi sevdamızda her daim büyüyen Newroz ateşlerinde hiç sönmeyecek Kadın Devrimi’nin mor gülüsün sen.. Göbeklitepe bugün halihazırda bilinen tarihi alt üst ederek ilk yerleşim yeri ve tapınak mekanı, vejetaryen neolitik çağlardan izler taşımakta tanrıça sevdanız bugün popüler kültürü bile etkilemiş durumda ve araştırmaları, yazdıkları Netflix’e Ursula K. Le Guin’in ayak izinde fantastik bir dizi Atiye ile gündemde.. Kendine yabancılaşan, her şeyi tüketen insan tarihin dipsiz derinliklerine inmek istiyor.. Umarım Avrupa kişiliği o kuyuya ilk inenler olur, Sara buralar bize göre değil, bıçak kemikte...

Devrimciliğin nankörlüğü bu ya, herkes seni ölümsüzleştikten sonra yazmaya, okumaya, anlamaya başlamıştı sanki, yaşarken kahraman ilan edilmek yasaktı bizim topraklarda.. Ya da kalanların vicdan nöbeti mi bilemedim.. Uzun süre seni okuduk. Hergün gazeteler seni yazdı. Yaşarken hakkında bilmediğim bir sürü güzelliğini öğrendim. Biyografi kitabın “Hep Kavgaydı Yaşamım” birinci cildini okurken Gioconda Belli’nin “Tenimdeki Ülke Nikaragua” kitabına çok gidip gelmiştim. Gioconda’nın tüm çelişkilerini berrak bir şekilde anlatmasından ve Fidel’e kafa tutmasından, patriyarkal yönlerini teşhir etmesinden ve kadınların temsiliyetinin olmadığı bir ‘sosyalizmin’ patriyarkal sosyalizm olacağını açık eleştirmesinden müthiş etkilenmiştim ve sosyalist saflarda umudu kesmediğime sevinmiştim. Kendime sormuştum neden Sosyalist Feminizmi İspanya’da Latin Amerika’da arıyorsun.. Aradığım hiç uzak değilmiş evim‘in içinde, “Welat”ımda imiş, feminizmin tılsımı. Hep Kavgaydı Yaşam felsefesinin içindeymiş...

Sonra kitabının ikinci ve üçüncü cildini okudum evet yaşatılan bütün çelişkilere, ihanetlere cevap bulmuştum seninle.. Patriyarka ile uzlaşılmayacağını ‘kurtarıcı’ kim olursa olsun tartışarak, karşı durarak yeri geldiğinde teşhir edilecekti. Hayat manifestom olmuştu, inadın, asiliğin, tıpkı bir bezuvar gibi. Evet artık emindim sayende Patriyarka’yı teşhir edenler değil, onunla uzlaşan miras ve değer kemiriciler doğal ajandı ve onlara susan, duygusal ilişkisini bu basit kişilikler ile bitiremeyen, yoldaşlıklarına mesafe koymayan, temsiliyetinin eline geçiremeyen, elini masaya vurmayan korucu kadınlar, ‘sol kayyum’ ve doğal ajandı.. Tılsımlı kavgan ve pratiğin bana yapılmazı yapabilme gücü verdi. Artık sesli söyleyebiliyordum asıl işçi ezilen sınıf biziz, kadın sınıfıyız hem de sizin gibi varlık sebebimiz Kapitalizm’in emeğinin karşılığına verdiği ucuz ücret üzerinden tanımladığınız işçi sınıfı tanımı hiç değil. Baştan sona karşılıksız eğmeğin sınıfıyız biz kadınlar; Ev bakımı, çocuk bakımı ve yaşlı bakımını ücretsiz üsleniyor, ücretsiz duygusal emek veriyoruz. Kamusal ve özel alanda ve uzay çağında hala  “İşkencede göğüslerimi kestiler, ben haklı bir davanın militanı ve bir kadını olarak ah demeye utandım” manifeston.. Senin teslimiyete karşı Kürt Kadın Devrim Hareketi ile birlikte Gültan Kışanaklar ve nice kadın hevallerimiz ile sergilediğiniz direniş bize kadın temsiliyetinde “Mor Siyaset” günlerini getirdi. Şan olsun Kadın Kavgana binlerce kez, şan olsun Kadın Kavgamıza binlerce kez.. Şan olsun ölümsüzlüğe uğurladığımız kadın hevallerimizin mirasına, zindanda, dağlarda, kampüslerde, sokaklarda, sürgünde, meclislerde, belediyelerde, kamusal ve özel alanda Ateşle Dans eden yakasında mor gülü taşıyıp direnlere kadınlara..

Patriyarkal kapitalizme karşı en büyük silahı bilgi olan kadınlara şan olsun. 2019’da ilk defa Paris’te ‘vurulduğunuz’ yere gelmiştim Xire cani ağıtı ile.. Dilsiz bir acı, sessiz bir acıydı yaşadığım.. Seni andığımız güllerden alıp Rosa Luxemburg’un mezarına bırakmıştım. Zindanın ardında bıraktığım kadın devrimciler için. Unutursak Ruhumuz Kurusun Sara.. Işıklar içinde uyu, ışıklar içindesin yolunda binlerce feminist var.. Yolunda olmaya çalışacağız Sara...

Her şeye rağmen Ateşle Dans etmeye devam edeceğiz.. Senin kadar başarılı olamasak da.. Ateşin Kadınları dans edecek Munzur ve Dicle aktığı sürece bizim de esrik dansımızın feminist diyalektiği akmaya devam edecek. Sonsuz saygı ve sevgilerimizle...

Kürdistan

Kürt Birliği Konferansı’na sunulacak bir tüzük hazırlandı
Kürt Birliği Konferansı’na sunulacak bir tüzük hazırlandı
Kürt Birliği Konferansı’na sunulacak bir tüzük hazırlandı

KNK-Rojava’nın bölgedeki 28 Kürt siyasi partisi ile yürüttüğü ulusal birlik çalışmaları kapsamında konferans düzenlenme kararı alındı. Konferansa, tüm partilere hitap edecek bir siyasi tüzük taslağı sunulacak.

Kürdistan Ulusal Kongresi-Rojava (KNK-Rojava), Rojava’ya dönük tehditlere karşı Kürt güçlerinin aynı saflarda yer alması ve bu güç birliği yapmaları için çalışmalarını sürdürüyor. Yürütülen ulusal birlik çalışmaları kapsamında bölgedeki 28 Kürt siyasi partinin katılımıyla toplantılar gerçekleştirilirken, 8 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen son toplantıda ise tüm Kürt siyasi partilerin katılımı ile bir ay içerisinde konferans düzenlenmesi kararı alındı.

Kürt birliğine ilişkin önemli maddeler

Toplantıda ayrıca konferansa sunulması düşünülen siyasi belge ve tüzük taslakları da katılımcılar tarafından tartışıldı.

ANHA’da yer alan haberde toplantıda değerlendirilen ve konferansa sunulacak olan KNK-Rojava’nın tüzük taslağının içerine ilişkin önemli bilgiler yer aldı.

Taslakta, Kürt birliği, Suriye’deki Kürtlerin durumu, Kürt sorunu ve Kürdistan’ın dört parçasına ilişkin birçok madde bulunuyor.

‘Kürt halkının hakları güvence altına alınmalı’

Taslakta, Kürt halkının Suriye toplumun önemli bir kesimini oluşturduğu ve haklarının demokratik, adem-i merkeziyetçi bir Suriye’nin anayasasında güvence altına alınması gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca, Rojava devrimi ve Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kazanımlarının korunması için destek verilmesi gerektiği belirtiliyor.

‘İlk görev Efrîn’in özgürlüğü’

Kürt güçlerinin birliğinin oluşması gerektiğine vurgu yapılan tüzük taslağında, YPG, YPJ ve QSD güçleri hakkında ise bölgeyi terörden temizleyen ve halkı koruyan bölgenin meşru gücü olduğu tanımlaması yapılıyor. Efrîn’nin Rojava’nın bir parçası olduğuna dikkat çekilen taslakta, Efrîn’in özgürlüğünün Kürt halkı ve siyasi güçlerinin birincil görevi olduğu vurgulanıyor.

‘Kürt kazanımlarına zarar verecek pratiklerden vazgeçilmeli’

Kürdistan’ın dört parçasındaki özgürlük mücadelesinin ortak bir stratejisinin yaratılması için Kürdistan Ulusal Kongresi’nin önemine vurgu yapılan taslakta, ulusal kazanım ve menfaatlerin tüm partilerin menfaatlerinden üstün tutulması çağrısı yapılıyor. Kürt parti ve örgütlenmeleri arasındaki sorun ve çelişkilere dikkat çekilen taslakta, bunun bir an önce aşılması için demokratik ve saygı çerçevesinde hareket edilmesi Kürt parti ve örgütlenmelerin Kürt kazanımlarına zarar verecek pratiklerden vazgeçmesi gerektiği kesin bir dille vurgulanıyor.

‘Kürt partilerin çatışması ulusal suçtur’

Taslakta, Kürt parti ve güçlerinin birbirileri ile girişeceği her türlü çatışmaların ulusal bir suç olduğu vurgulanıyor. Yine tüm ulusal güçlerin gençlik ve kadın mücadelesine destek vermesi gerektiği belirtiliyor.

Tüzük taslağında, bölgedeki tüm farklı halk ve inançların Kürdistan birliği çatısı altında korunması gerektiği, Rojava’daki ortak ve eşit yaşam modeli çerçevesinde iyi ve saygılı ilişkilerin yakalanması gerektiği vurgulanıyor.

Rojnews

Melek Kandilli - Neonazi araştırmasında dehşete düşüren yeni detaylar!
Melek Kandilli - Neonazi araştırmasında dehşete düşüren yeni detaylar!
Hoy­bûn’un, TC’nin İlân Et­ti­ği Af­fa İliş­kin Yap­tığı Çağrı
Hoy­bûn’un, TC’nin İlân Et­ti­ği Af­fa İliş­kin Yap­tığı Çağrı
Cennet Bilek - Mehlenin Yakışığı
Cennet Bilek - Mehlenin Yakışığı
Tuğçe Toprak - Sara ateş ile dans eyledi
Tuğçe Toprak - Sara ateş ile dans eyledi
Ayten Şimşir - Dili başka kendi başka
Ayten Şimşir - Dili başka kendi başka
FEDA: Direnmekten başka seçenek yok
FEDA: Direnmekten başka seçenek yok
Melek Kandilli - Neonazi araştırmasında dehşete düşüren yeni detaylar!

Alman, Avusturya ve İsveçreli gazeteciler, Avusturya’da 2017 yılında suikast iddiasıyla yakalanan Alman ordu mensubu Franco A. ile ilgili soruşturmada dehşet verici bilgilere ulaştı.

Soruşturma ve gazetecilerin yaptığı özel araştırmalar Avrupa’da Neonazi ağının geldiği korkunç boyutu gözler önüne serdi. Araştırmanın devamında korkunç detaylara ulaşıldı.

Alman, Avusturya ve İsviçre gazetecileri Avusturya’da 2017 yılında suikast iddiasıyla yakalanan Alman ordu mensubu Franco A. ile ilgili soruşturmada dehşet verici bilgilere ulaştı. Soruşturma ve gazetecilerin yaptığı özel araştırmalar Avrupa’da Neonazi ağının geldiği korkunç boyutu gözler önüne serdi. Araştırmanın devamında korkunç detaylara ulaşıldı.

ALMAN ORDUSU’NDAN HIRSIZLIK

Buna göre Araştırmada chat grubunda yer alan eski askerler ve hala görevde olan polislerin Aman ordusundan gizlice silah ve mühimmat aldıkları belirlendi. Şahısların düşman olarak gördükleri solcu, sosyalist siyasiler, sendikacılar, kanat önderleri ve göçmen kökenli vatandaşlar için ölüm listeleri hazırladıkları ortaya çıkarıldı.

ESRARENGİZ BAŞKAN

Gazeteciler dernek başkanı Andre S. ile ilgili de ilginç bilgilere ulaştı. Buna göre Andre S. uzun yıllar Almanca ismi  MAD olan (Militärisches Abschirmdienstes in Deutschland) yani Alman ordusunun gizli istihbarat teşkilatında çalışmış. MAD, aslında Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Alman Ordusu içinde kurulmuş hali.

TAZ Gazetesi’nin araştırmaları sonucunda ortaya çıkan diğer önemli bir bulgu ise yukarıda bahsi geçen ÜNİTER adlı derneğin kurucularından diğeri. Bu isim Baden-Württemberg Eyaleti’ndeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’ndan bir memur. Bilgilere göre bu isim Hannibal´de geçen haftaya kadar ÜNİTER´in yönetim başkanı idi ve hala yönetimde görevli.

DERİN AVUSTURYA BAĞLANTISI

ÜNİTER´in izlerini süren gazeteciler yapılanmanın  Avusturya ayağında da çarpıcı bilgilere ulaşmış. Dernek kayıtlarına göre Andre S. Lazarus Birliği’nin de yardımcı başkanı konumunda. Dışarıya karşı Lazarus Birliği bir yardım kuruluşu olarak görünüyor ve Birleşmiş Milletler’de özel danışma yetkisi var.

ÜYELİK DONDURULDU

Lazarus Birliği’nin Başkanı ise Birleşmiş Milletler’de üyeliklerinin olmadığını ve Üniter ile herhangi bir bağlarının bulunmadığını söylüyor. ÜNİTER hakkındaki suçlamalar netlik kazanıncaya  kadar bu derneğin üyeliklerini dondurduklarınında ekliyor.

SİLAH FİRMASI STANDINDA

Elde edilen bilgilere göre Andre S. yani Hannibal´ın Avusturya ile olan ilişkisi sadece Lazarus Birliği ile sınırlı değil. Andre S. Nürnberg  silah fuarında Kärnten´li High Profile Protection GmbH firmasının standında görüntülendi.Bu firma Tacticalbros adı ile Facebook sayfalarında ÜNİTER´le bağlanıyor. Firmanın manejeri Anton Stockl, Üniter ile ortak iş yapmadıklarını ve Andre S.’ye fuarda sadece stand için bir platform sunduklarını söylüyor.

SİLAH EĞİTİMİ VERİYORLAR

Tacticalbros çeşitli silah üretimi ve satışlarının dışında bu konuda eğitimde veriyor. Örneğin  Slovakya’da 1 hafta eğitim programları var. Keskin nişancılar, özel detektifler, Nato´da görev yapmış olan eski ordu mensubları ve gazilerin  eşliğinde veriliyor bu eğitimler.

BASKI SONUCU SORUŞTURMA

ÜNİTER adlı dernek, Almanya’da federal başsavcılar tarafından gözlemleniyor. ÜNİTER´in  merkezi Baden-Württemberg olmasına rağmen BW Anayasayı Koruma Teşkilatı, ilk etapda derneği gözlemlemeyi ve soruşturmayı gerekli görmemişti. Die Linke, Grüne gibi partilerin ve ortaya çıkan haberlerin baskısı ile Baden-Württemberg Eyaleti’nde bir komisyon kuruldu ve soruşturmalar devam ediyor.

DOSYA KAPANACAK MI?

Yeşiller partisi ve Die Linke (sol parti) devlet kurumlarının yine terör örgütü NSU´da olduğu gibi burada da radikal sağcı bir ağın (örgütü) gizleneceğinden, üzerinin kapatılacağından endişeleniyorlar. Gazetecilerin ulaştığı bilgilere göre Avusturya resmi makamları da olayın üzerini kapatıyor. Avusturya Savunma Bakanlığı ülke içinde ve dışında güvenlik açısından, Federal orduyu tehlikeye atacak her oluşumun incelendiğini ve araştırıldığını söylemekle yetiniyorlar.

İÇİŞLERİ SESSİZ

İçişleri Bakanlığı ise yürüyen soruşturmalar ile ilgili bir açıklama yapmayacaklarını bildirdi. Bu gizli örgüt ve üyeleri burda da gizli kalacaklar. Bu anlamda Avusturya’daki chat guruplarının yazışmaları rapor olarak yerel devlet mercilerine ulaştırıldı mı ve üyeleri kimlerdir bilinmiyor.  Bilinen tek şey X günü geldiğinde Almanya’daki üyelerin güneydeki Alp dağlarına kaçacağı belirtiliyor.

‘DEHŞETE DÜŞTÜM’

Haberin sonunda ise şu notu düşüyor: “Beni dehşete düşüren en önemli detay ise ÜNİTER derneğinin aktif antreman yaptığı yerlerin Albstadt veya Mosbach gibi bize çok yakın yerler olması.Hatta 30 kişilik  polis/komando gurubunun Albstadt´ta 2016 yılında atıcılık derneğinde o meşhur X günü için antrenman yaptığı tespit edilmiş. Çoğu devletlerin yaptığı gibi Alman devletide kendi derin yapılanmasını açığa çıkaracak mı, yoksa NSU olaylarında olduğu gibi üstü kapatılacak mı, bilinmez ama yukarıda ki bilgiler bizleri çok zor günlerin beklediğini gösteriyor.”

Melek Kandilli - 4K Haber

Hoy­bûn’un, TC’nin İlân Et­ti­ği Af­fa İliş­kin Yap­tığı Çağrı

Hoy­bûn’un, Türk Hü­kü­me­ti’nin İlân Et­ti­ği Af­fa İliş­kin Mart 1928’de Yap­tığı Çağrı


“Ey Kürtler! Biliyorsunuz ki Türk hükümeti Kürtler için son günlerde sözüm ona bir af çıkarmıştır. Bu affı çıkarmakla Türk hükümetinin amacı, Türkiye sınırları dışında yaşayan Kürt milliyetçileriyle, halen dağlarda isyan halinde olan içerdeki Kürtleri hile ile ele geçirmektir. ‘Hoybûn’ Kürt örgütü bu kritik dönemde Kürt Ulusu’na bu konuda uyarıda bulunmayı kutsal bir görev sayar.


Herşeyden önce şunu söyleyelim ki, Türkler’in ilan ettikleri bu af, kesinlikle samimi ve gerçek bir af değildir. Türkler kendi kontrolleri dışında bulunmakta olan Kürtleri ülkeye getirerek tevkif etmek istiyorlar. Çünkü:


1- Türk hükümetinin, içeride isyan halinde olan Kürtler’e kuvvet yoluyla boyun eğdirme ümidi yoktur. Ülkenin dışında olan Kürtler’in ise Türk hükümetinin sözüne güveni hiç yoktur. Geçen üç yıllık devre içinde Türk hükümetinin güttüğü siyaset hernekadar Kürt halkına çok pahalıya mal olduysada, bu siyaset aynı zamanda Türk devleti için de büyük zararlara ve zorluklara mal olmuştur. Bunun için Türk hükümeti, Kürt isyancıları ve sınır dışındaki milliyetçi Kürtler sorununu kolay bir yolla çözümlemeyi planlamaktadır. Bu çözüm yolu ise aftır. Şurası gerçekki, şayet bazı Kürtler bu affa inanıp teslim olurlarsa, mutlaka yok edileceklerdir.


2- Türkiye’de barış, kanun ve düzen mevcut değildir. Avrupa ve Amerika Türkiye’ye güvenmemekte, bu ülkelerin günlük basınları devamlı olarak Türkiye içindeki kargaşalıklar hakkında ve Mustafa Kemal idaresinden hoşnut olmayan Kürtlerin isyan halinde oluşlarını ve bu hareketlerinde haklı olduklarını belirtmektedirler. Türkler, dünyaya Türkiye’nin barış içinde olduğunu göstermek ve Batı’nın güvenini kazanmak, onlardan ekonomik yardım koparabilmek umuduyla bu affı gerekli bulmaktadır. Kısacası bu af, sadece Türklerin çıkarları gözüönüne alınarak planlanmış ve Kürtleri yeni bir tuzağa düşürme amacını gütmektedir.


3- Ulusumuzun üç yıl devam ettirdiği isyan ve gösterdiği kahramanlıkları sayesinde, bugün dünyanın her tarafında Kürtlerden bahsedilmekte, Türklerin canavarlıkları anlatılmakta ve Kürt halkının varlığı kabul edilmekte ve bu halkın özgürlüğünü amaçladığı kavranılmaktadır. Türkler bu sahte af ile bir Kürt sorununun olmadığını dünyaya göstermek istemektedirler. Ve eğer dışarıda bulunan Kürtleri de geri getirtebilirlerse, onları da yok edip artık dünya kamuoyunu bir Kürdistan’ın var olmadığına inandıracaklardır.


4- Türkler, yabancı devletler tarafından gelebilecek hücumlardan korkmakta ve herhangi bir savaş olduğunda, Kürtlerin bu fırsatı kullanarak kendi bağımsızlıklarını ilan etmelerinden endişelenmekte ve bunun için de şimdiden Kürt gücünü boğmak istemektedirler.


5- ‘Hoybûn’ Örgütü Türk hükümeti için büyük bir endişe teşkil etmektedir. Türk hükümetleri bundan önce de suikastler ve hileler yoluyla Kürt örgütlerini dağıtmışlardır. İşte şimdi de ‘Hoybûn’u dağıtmak istiyorlar. Halbuki bütün Kürt halkı ‘Hoybûn’la birliktedir ve bütün uluslar kendi bağrından doğan öz örgütleri yoluyla nasıl bağımsızlıklarına kavuştularsa, Kürt Ulusu da kendi öz örgütü olan ‘Hoybûn’ öncülüğünde bağımsızlığına kavuşma isteğindedir. Bu nedenledir ki, Türk idaresinin en büyük arzusu ‘Hoybûn’u dağıtmaktır.


Af çıkarılmasının gerçek nedeni işte budur. Fakat inanmış Kürtler ‘Hoybûn’a sadık kalacak ve Türk idarecilerinin riyakarlıklarına inanmayacaktır.
Affın, katliamı hedef tutan amacını açıklamak için, korkunç bir gerçeği anlatalım. Biliyorsunuz ki, geçen kış çok sayıda Kürt sürgün edildi ve onların büyük bir kısmı yolda kırıldılar. Şimdi yine karakış ortasında sözüm ona affı uygulamak amacıyla bu zavallıları eski yerlerine götürmek için yola çıkarılmışlardır. Oysa onların birçoğu , Türk idarecilerinin çıkardığı sahte af nedeniyle yol boyunca kırılacak çoğunluğu yok olacaktır.


6- Türk hükümeti için herşeyden önce lider durumundaki kişiler önemlidir. Bundan dolayı bu kişileri aldatarak Kürt Ulusu’nun ‘başını kesmek’ istemektedir.


7- Harput, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Urfa, Siverek ve Genç’ten sürgün edilmiş olan yüzbinlerce Kürtten, bugün ancak birkaç yüz kişi hayatta kalabilmiştir.

------------------------------------------------

"Boyun eğmez savaşçılar olan Kürtler,
savaş alanında kazandıklarını hep barış görüşmelerinde kaybettiler..."

[David Fromkin]

 
 

 

Cennet Bilek - Mehlenin Yakışığı

Türkülere, deyişlere sevdalı bir babanın kızı olduğum için çok şanslıyım. Türküler susmazdı evimizde.

Babam yerdeki divana uzanır, radyoyu sonuna kadar açardı; Her sanatçı sırayla bir eser yorumlardı. Her biri ayrı dünyalara sürüklerdi bizi.  Yüzlerini görmeden seslere aşık olmak, sanatçıları hayal etmek güzeldi. Ümit Tokcan, “Bu gün ayın ışığı,  elinde bal kaşığı yine nerden geliyon mehlenin yakışığı” yanık sesiyle  türkü söylerken, Bedia Akartürk  cıvıldayan sesiyle  “Yeşil başlı gövel ördek” der, sonra davudi sesiyle Aşık Veysel baba alırdı sazını eline, gönül tellerimizi titretirdi. “Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” derken ben aşktan bir haberdim o zamanlar tabii. Hacer Buluş “Beni muhannete muhtaç eyleme”, Muazzez Turing “Geçti dost kervanı eğleme beni” diye söylemeye başlayınca babamın gözleri bulutlanırdı. Radyoyla yetinmeyip bir de kasetçalar almıştı babam.  Çünkü o zamanlar TRT bazı sanatçıları yasaklamıştı. Aşık Mahsuni, Şah Turna, Aşık İhsani  gibi ses sanatçıları sakıncalıydı lakin evimizde  bu sanatçılara karşı inanılmaz bir sevgi duyardık, dinlemediğimiz günü yaşanmamış sanıyorduk.  Tabii ailemizde devrimci duyguların temellerinin atıldığının da farkında değildim.  İyi ki böyle bir ailede dünyaya geldim.

   Şimdiyse aşıkların, birbirine hasret çekenlerin iletişim  aracı gurbet ve hasret türküleri günümüzde zaman aşımına mı uğradı yoksa. Artık en ücra köyde bile  görüntülü telefonla Amerika, Avustralya, Avrupa kıtasındaki sevdiklerinin yanında hissediyor insan kendini. Gurbet türkülerinin hükmü kalmasa da ağıtlar halen yürek dağlamaya devam ediyor. Her şeyin devri geçse de ağıtın devri geçmiyor bu coğrafyada. Gelişen teknolojiyle birlikte halk müziğinin temaları değişti ve türkülere olan rağbet azaldı sanki. Halk müziğinin elinde  kala kala ağıtlar kaldı. Sözgelimi  bu Eğin ezgisine bakalım;“Tez gel ağam tez gel eğlenmeyesin, elde güzel çoktur aldanmayasın.” Şimdi bu ezgi günümüzde söylense güler geçeriz. Aç telefonu sesini duy, atla uçağa git ya da atla otomobile git deriz. Gidilir gidilmesine de duygular aynı heyecanı yaşatır mı orası tartışılır.

 

“Daracık sokakta yâre kavuştum, yar aşağı ben yukarı savuştum.”Bu Urfa ezgisinde deki yâri görmenin anlık heyecanını içinde duyabilen kaç kişi var bilmiyorum. Bana gerçekten heyecan veriyor bu sözler. Arguvan ezgilerine doyamam, kısacık bir yaşanmışlığa  sevgilinin  verdiği sitem  Arguvan yöresine ait bu ezgide can buluyor. Bazılarına göre çok aptalca gelebilir, mantık arayabilirler lakin seven, hasret çekende mantık ne gezer? Ben de bazılarımız gibi mantık aramıyorum, işte sözleri: “Döşeğin üstünde nar mı soyulur, bir gün görmeyinen yar mı sevilir? Gecesi gündüzü bir olmayınca.”

“Kemiğim yapsalar tarak, yar zülfün tellerine.” Aşık Seyrani’nin bu deyişindeki  yar ile bütünleşme ve canalıcılığa bakar mısınız? Kaç şairin aklına gelir bu sözcükler? Yare karşı duyulan sevgiyi hangi terazi tartabilir?

Hasret ezgilerinin günümüz sanatçılarına da ilham verdiği  Neşet Ertaş’ın hayat hikayesinin can bulduğu“Yazımı kışa çevirdin, karlar yağdı başa Leyla’m, viran oldu evim yurdum, ne söylesem boşa Leyla’m. Her an gözümde perdesin, nere baksam sen ordasın” ezgisini dinleyince sevdiğine kavuşamayanların yüreğine hançer gibi saplanmaz mı ayrılık acısı?

“ Sen beni gönlümce mutlu mu sandın? Ben de gülemedim yalan dünyada. Ah yalan dünya, yalandan yüzüme gülensin dünya” yine Neşet ustanın ses sanatçılarına ve müziksiz hayat hatadır diyenlere bıraktığı yüzlerce eserden biridir. Yalan dünya ezgisi. Ve bu hayatın hırslarına kapılanlara, birbirinin acısına duyarsız kalanlara  ve hayatın diyalektiğine muhteşem bir örnektir.

 Yol varmak için, ezgiler ise ruhumuzu beslemek içindir. Müziğin birleştirici gücüyle ezgilere, deyişlere, türkülere selam olsun.Türkiye’deki  müziğin gelişmesinden, çoksesliliğinden memnunum çünkü hangi kültürden etkilendiği ve içinde barındırdığı kültürler bu coğrafyanın zenginliği ve renkleridir.  Son olarak Gomidas’ı anmadan geçmeyelim bakın bize nasıl seslenmiş; “Yolum müzikti ve Tanrıma aitti. O dönüşsüz trene
bindiğimde Tanrımı da sesimi de kaybettim.

Önce ses gitti, sonra insanlar… Sanki hiç yaşamamıştılar.
Oysa müzikleri bendeydi ama sesim çıkmıyordu artık.

O zamandan beri bu topraklarda sadece koca bir boşluk uğuldar.
Bari siz ses verin şimdi, ruhum sizi hemen duyar.”

 

 

 

Tuğçe Toprak - Sara ateş ile dans eyledi

Sakine Cansız’a…

‘Ateşe dönüşmeyen bilgi tutucudur” demiş Spinoza az demiş! Hep Kavgaydı Yaşam’ı.. Bilgisi ateşe dönüşmenin ötesinde ateş ile dans eyledi…



Wahte Kirmanc şahittir, marallar, Bezuvarlar, kardelenler.. Şahittir nergisler, mor sümbüller, ters laleler, dağ çiçekleri, Xezal’ler, Munzur, Dicle şahittir dört kutsal kitap ‘da cennet diye tarif edilen topraklar, yaşamın kaynağı tanrıça kadınlar şahittir. Boşuna değil bu asi, inatçı yürekler. Hafıza mekanımız, Zerdüşi ziyaretgahımız, Dersim’in tılsımı dağların Berteng’i şahittir Saraların bilgisi ateşe dönüşmekle kalmadı ateşle dans eyledi...

Kürtlerin ilk kadın Heval Zarife Dersim’de mor sümbüller güzelliğinde bir kavga bıraktı bizlere. O 1937-1938 Dersim soykırımı yaşatılırken merkez kadro da bir kadındı. Soykırımcı ‘medeniyet’ getirecek devletler gibi avcı savaşçı erkeklik tarihinin patriyarkal feodalizm ve kapitalizmin aksine feminist bir öz savunma bayrağını bize bıraktı. Emeğini ve kavgasını erkeklerin gölgesinde bırakmayacak kadar cesurdu...

Çünkü o Lilit, İştar, Kıbele (Kybele), Anahitalardan aldığı yaşamın kaynağı Anayanlı Neolitik çağdan (Analık hukuku) kadın, barış, vejetaryen toplum felsefesini Avesta’ya, Mezopotamya’ya Qoçgirî ve Dersim Kürdistan’ına taşıyan Kirmanc, Kızılbaş, Zerdüşi tanrıça kadınlardandı...

1915’lerden bugüne Mezopotamya’da siyahlar giyer bizim oraların kadınları.. Ateşin bile canı olduğuna inanıldığı, incinir diye suyla söndürülmediği kutsal topraklar bizim topraklar, güneşin, karıncanın, geyiklerin, çiçeklerin, endemik bitkilerin doğanın kutsal, ziyaretgah ve tapınak sayıldığı. Anahita’nın yaşamın kaynağı ölümsüzlük iksirinin sonsuzluğa aktığı Munzur, doğmuş ve doğamamış çocuklarımızın kanı aktı Munzur’a. Halbori’de hala ağıtlarını sesi yankılanıyor.. Yananların, ateş ülkesinin kadınları siyah giyer bu yüzden, Zümrüdü Anka misali yanıp kül olmanın, sonra küllerinden yeniden doğmanın rengi.. Tekrar ölmenin sonra tekrar doğmanın, yaşarken ölmenin rengi.. diri diri mezara girmenin belkide. Küllerin içinde tram (korda) açan mor güllerin rengi...

İşte Sakine Cansız (Sara) bu estetik kavganın ateşinde dans eyledi. Ruhu olan toprakların nefesinde saçları hep dorukların rüzgarında özgürlüğe dalgalandı. Onu kolay zamanlarda devrimcilik yapanlara, Avrupa kişiliğinin konformist ‘basit kişiliğine’ sakın sığdırmayın ya da ‘Demokratik Mücadele’ zamanlarında milletvekilli, belediye başkanı vb. olmak için otuz yaşında ‘devrimciliğe’ başlayanlara hiç benzetmeyin. Sara sonsuzluk ateşine doğan ve çocukken devrimciliğe başlamış bir kadın. Kadın doğmuş ve öğretilen patriyarkal devrimciliğin aksine kadın devrimci kişiliğinin adıdır Sakine.. Senin adını ilk Amed zindan direnişinde duymuştum, hani bizim oralarda ateşin Zerdüşi kavgası bir sır gibi saklıdır ya kadınların gözlerinde, işte teslimiyete karşı bir Sır’dır Sakine’nin gözleri, bonsuz mücadele ateşinin sırrıdır, Zarife’ce bir destan yazdı demişlerdi.. Dersim ruhunun vücut bulmuş kişiliğidir diye tanımıştım seni...

‘Cezaevi’nde olduğum HDK / HDP kurulduğu yıllardı “Eşit Temsiliyet, yüzde 50 Kadın Kotası, Eşit Başkan’lık Mor çizgisi” ile hayranlık uyandıran mor siyasetin Kürdistan’dan sonra Türkiye’ye ilk geldiği yıllardı. Sadece devleti değil, dostları bile kıskandıran güzelliği ile HDP 2015 başarısını 2013’de müjdelemişti. İçerde Kürt, Kirmanc, sosyalist, feminist bir kadın olarak benliğimi ve öz savunmamı sadece kadın temsiliyetinde bulduğum yıllardı.. Sadece kadın okuması yapmaya başladığım öğretilmiş patriyarkal devrimcilikten kurtulduğum sistemin yarattığı çapraz ateşte kaldığım izlerini bedenimden ve aklımdan silmeye çalıştığım yıllardı.. Zor günlerde tanıdığım Aysel Mamoste, Nuray, Amber, Selver, Çiçek, Hevi, Nibel, Hülya, Hiyem, Elif Can, Xecê, Gülcan, Eyli yoldaşlar ismini sayamadığım feminist, Kürt, sosyalist hevallerim hem cins sevgisiyle bana güç katıyor hem de küllerimden beni yeniden yaratıyorlardı adeta. Bilgi en büyük silahım olmuştu.

HDP’nin halkların ve kadınların eşitlik baharına Bir Güneş gibi açtığını 2015 başarısını 2013’ten kıskanmaya başlayan devlet besbelli şaşırarak seni hayatında hiç kitap okumamış bir sefile katledebileceğini sanmıştı. Oysa kadın devriminin okyanusunda sonsuz akan bir nehirdin sen.. Ateşle dans etmeyi keşfetmiştin, hangi güç yeryüzünden bu buluşu silebilirdi? Ölümsüzlük iksiri sonsuz lirik bir dans’tın sen, kadının bilgisi ile tutuşan, Zerdüşi sevdamızda her daim büyüyen Newroz ateşlerinde hiç sönmeyecek Kadın Devrimi’nin mor gülüsün sen.. Göbeklitepe bugün halihazırda bilinen tarihi alt üst ederek ilk yerleşim yeri ve tapınak mekanı, vejetaryen neolitik çağlardan izler taşımakta tanrıça sevdanız bugün popüler kültürü bile etkilemiş durumda ve araştırmaları, yazdıkları Netflix’e Ursula K. Le Guin’in ayak izinde fantastik bir dizi Atiye ile gündemde.. Kendine yabancılaşan, her şeyi tüketen insan tarihin dipsiz derinliklerine inmek istiyor.. Umarım Avrupa kişiliği o kuyuya ilk inenler olur, Sara buralar bize göre değil, bıçak kemikte...

Devrimciliğin nankörlüğü bu ya, herkes seni ölümsüzleştikten sonra yazmaya, okumaya, anlamaya başlamıştı sanki, yaşarken kahraman ilan edilmek yasaktı bizim topraklarda.. Ya da kalanların vicdan nöbeti mi bilemedim.. Uzun süre seni okuduk. Hergün gazeteler seni yazdı. Yaşarken hakkında bilmediğim bir sürü güzelliğini öğrendim. Biyografi kitabın “Hep Kavgaydı Yaşamım” birinci cildini okurken Gioconda Belli’nin “Tenimdeki Ülke Nikaragua” kitabına çok gidip gelmiştim. Gioconda’nın tüm çelişkilerini berrak bir şekilde anlatmasından ve Fidel’e kafa tutmasından, patriyarkal yönlerini teşhir etmesinden ve kadınların temsiliyetinin olmadığı bir ‘sosyalizmin’ patriyarkal sosyalizm olacağını açık eleştirmesinden müthiş etkilenmiştim ve sosyalist saflarda umudu kesmediğime sevinmiştim. Kendime sormuştum neden Sosyalist Feminizmi İspanya’da Latin Amerika’da arıyorsun.. Aradığım hiç uzak değilmiş evim‘in içinde, “Welat”ımda imiş, feminizmin tılsımı. Hep Kavgaydı Yaşam felsefesinin içindeymiş...

Sonra kitabının ikinci ve üçüncü cildini okudum evet yaşatılan bütün çelişkilere, ihanetlere cevap bulmuştum seninle.. Patriyarka ile uzlaşılmayacağını ‘kurtarıcı’ kim olursa olsun tartışarak, karşı durarak yeri geldiğinde teşhir edilecekti. Hayat manifestom olmuştu, inadın, asiliğin, tıpkı bir bezuvar gibi. Evet artık emindim sayende Patriyarka’yı teşhir edenler değil, onunla uzlaşan miras ve değer kemiriciler doğal ajandı ve onlara susan, duygusal ilişkisini bu basit kişilikler ile bitiremeyen, yoldaşlıklarına mesafe koymayan, temsiliyetinin eline geçiremeyen, elini masaya vurmayan korucu kadınlar, ‘sol kayyum’ ve doğal ajandı.. Tılsımlı kavgan ve pratiğin bana yapılmazı yapabilme gücü verdi. Artık sesli söyleyebiliyordum asıl işçi ezilen sınıf biziz, kadın sınıfıyız hem de sizin gibi varlık sebebimiz Kapitalizm’in emeğinin karşılığına verdiği ucuz ücret üzerinden tanımladığınız işçi sınıfı tanımı hiç değil. Baştan sona karşılıksız eğmeğin sınıfıyız biz kadınlar; Ev bakımı, çocuk bakımı ve yaşlı bakımını ücretsiz üsleniyor, ücretsiz duygusal emek veriyoruz. Kamusal ve özel alanda ve uzay çağında hala  “İşkencede göğüslerimi kestiler, ben haklı bir davanın militanı ve bir kadını olarak ah demeye utandım” manifeston.. Senin teslimiyete karşı Kürt Kadın Devrim Hareketi ile birlikte Gültan Kışanaklar ve nice kadın hevallerimiz ile sergilediğiniz direniş bize kadın temsiliyetinde “Mor Siyaset” günlerini getirdi. Şan olsun Kadın Kavgana binlerce kez, şan olsun Kadın Kavgamıza binlerce kez.. Şan olsun ölümsüzlüğe uğurladığımız kadın hevallerimizin mirasına, zindanda, dağlarda, kampüslerde, sokaklarda, sürgünde, meclislerde, belediyelerde, kamusal ve özel alanda Ateşle Dans eden yakasında mor gülü taşıyıp direnlere kadınlara..

Patriyarkal kapitalizme karşı en büyük silahı bilgi olan kadınlara şan olsun. 2019’da ilk defa Paris’te ‘vurulduğunuz’ yere gelmiştim Xire cani ağıtı ile.. Dilsiz bir acı, sessiz bir acıydı yaşadığım.. Seni andığımız güllerden alıp Rosa Luxemburg’un mezarına bırakmıştım. Zindanın ardında bıraktığım kadın devrimciler için. Unutursak Ruhumuz Kurusun Sara.. Işıklar içinde uyu, ışıklar içindesin yolunda binlerce feminist var.. Yolunda olmaya çalışacağız Sara...

Her şeye rağmen Ateşle Dans etmeye devam edeceğiz.. Senin kadar başarılı olamasak da.. Ateşin Kadınları dans edecek Munzur ve Dicle aktığı sürece bizim de esrik dansımızın feminist diyalektiği akmaya devam edecek. Sonsuz saygı ve sevgilerimizle...

Ayten Şimşir - Dili başka kendi başka

Bir kelebeğe ömür armağan edenleri,
İkrarına bend olan serden geçtilerimizi,
Kefensiz / mezarsız yatanlarımız unutuldu !
Zira hatırlamanın ağırlığı can yakar.
İlk çağ öncesi köpeklerden, kurtlardan ve leş kargalarından arta kalan ömürleri yaşıyoruz. Can verirken feryatları göklere ulaşan masum u paklar,
Affetmeyecek harama kaşık çalan, bu devrin insanlarını.
Aslına, nesline inkar gelip küfre bulaşanların avcunda ateş su olsun...

Doğa ve Evren birlikteliğinde her var oluş birbirini doğurur, her doğum bir başka birikimin ürünüdür !
Doğum ve bilme halinin ardından toplumsallaşan insan yaşadığı dünya’yı bilmekle / öğrenmekle yetinmedi. Bilme halinin getirdiği ihtiyaçlar üzerine; Ortaklık Toplumu yani tarihin bilinen en kadim toplumsal örgütlenme ikili bir sistemini inşaa etti ! Ortaklık Toplumu ikili bir sistemle inşa edilirken; Her iki sistemin devamlılığının sağlanması , korunup kollanmasını esas alan, yolu / toplumsal yapıyı inşaa eden yolun Rehberleri ( kılavuz ) bu topluma ait olan ve toplumun dışında kalanlar olarak iki ayrı belirleme yapmıştır. Topluma ait olanlara; İçerdeki = içeri, toplumun dışında olanlara ise ; dışarıdaki = dışarı demişlerdir. Toplumsal yapılanma içeridekiler ve dışarıdakilere göre oluşmuştur. Toplumsallaşmayla birlikte gelişen, kabul ve red ölçülerini içererek, yaşam biçimini şekillendiren Kültür aynı zamanda toplumsal reflexsi doğuran denetim mekanizmasıdır. Kimi davranış ve yaşam biçimlerini kabul edip bünyesinde barındırırken, kimilerini de kati bir dille reddeder. İnsan ilişkileri ve toplumsal bütünlüğü düzenleyen normları, tarihsel / kültürel mirası yeni nesle aktararak korumaya çalışır. Bu yönlü tarihsel deneyimlerle oluşan kurallar bütünü vardır, toplumun tümü tarafından kabul gören ödül ve ceza mekanizmalarıyla kurallar bütününü uygular. Yol Erenleri sözünü ettiğimiz kurallar bütününe ‘erkan’ demişler.

Toplum sosyal bir sistemdir,sosyal sistem; birbirleri ile ilişkileri karşılıklı olarak yönlendirilmiş olan yani kültürel olarak yapılanmış ve paylaşılmış bir beklentiler sistemiyle tanımlanan, çok sayıda bireyin varlığı ile oluşan bir sistemdir. Bireylerin ahlaki bütünlük çerçevesinde karşılıklı uzlaşması ( rızalaşması) ile kimi kurallara uymak üzerine şekillenen doğal bir antlaşmadır. Başlangıçta birey / tek olan insan doğal / yaşamsal çıkarlar için topluma dahil oldu. Toplum, dahil olan her bireyi şiddet ve açlıktan korumaya endexsli iken üretim ve yerleşik yaşama geçişle birlikte modern çağ filozoflarının tanımladığı biçimi almış ‘sosyal sözleşme / toplumsal sözleşme ‘ ye dönüşmüştür. Alevi Toplumsallığını Sosyal / Toplumsal sözleşme ekseninde ele alırsak; Alevilik Toplumsal hukunu geliştirirken mülk ve iktidar/ hükümranlık dünyasının dolayısıyla da tekçi na haq aklın oluşturduğu kutsallıkların zıddı olarak Ortaklığın ve Hakkın ( Rıza Makamı) Toplumu olarak kendini ifade etmiştir. Öte Dünyalığı reddederken bireyin değil toplumun ortak çıkarlarını esas alır. Dünya Ana’nın doğurduklarının tümünü ihtiyaçlarına göre rızıklandırdığını ve bilcümle varlığın ihtiyacına göre yaşaması gerektiğini ifade eder. Yaşam içerisinde karşılaştığı her hangi bir olayı şöyle yada böyle inandığı / inanmadığı için değil de olayların öyle yaşadığı için gerçekleştiğine inanır. Rızalık / Ortaklık Toplumu benim mülküm, kariyerim,gücüm’den ziyade ortaklık der. Hükümranlık / iktidar değil toplumsal ve bireysel rızalık der. Dolayısıyla da Rızalık Toplumunda ‘ tek ve tekel olarak hükmetmek / iktidar ‘ olmadığı gibi kesin bir dil ile red edilmiştir !


Aşk’ ı Sadıkların nefeslerinde sıkça dile getirdiği ; ne öte dünya ile nede dünyanın cenneti veya cehennemi ile ilgili olmama hali üzerinden inşaa edilen yapı insanlık nehrindeki, eşitlik ve özgürlük damarı olarak kendisini bugüne değin taşımıştır. Yaşamını ‘ Rızalık ve Razılık’ ekseninde oluşturan bu yolağın yolcuları zaman içerisinde nefs deryasına kapılarak; kadim ortaklıktan kopmaya başladı, tekçi na haq zihniyet nefs deryasında güçlendikçe Rızalık Toplumunun çocukları öte dünyalılaşmaya başladı. Günümüzde gerek kurumsal yapılaşmalarımızda, gerekse toplumsal yapımızda bu durumun sıkıntılarını yaşıyoruz. Her yeni günde toplumumuzu ilgilendiren / kaygılandıran olaylarla karşılaşırken, ne yazık ki ‘bizden geçinenler bizi taşlar’ olmuş ! Binlerce yıldan bugüne iktidar dışı kalma özelliklerini koruyan hakikat inancı derya toplumudur. Derya toplumu bir’in içerisindeki çokluktur, biebirini var eden çokluk ! Ne damla olmadan derya, ne de derya olmadan damla olmayacağı gibi; deryadan kopan damla da yok olur. Pir / talib = Ocax ilişkisinin, ikrar bağının tar u mar edildiği günümüzde yaşanılanları bu şekilde de izah edebiliriz. Reyberlerimiz toplumsal yapımızı oluştururken / kurumsallaştırırken; ‘Yol, Erkan ve Meydan ‘ üçlemesi üzerinden toplumun parçası olan ve yol insanı olarak tanımlanan bireyler için önemini tüm detaylarıyla izah etmiş. İşin yani toplumsal / sosyal sözleşmenin işleyiş detaylarını ‘ içeri ‘ tarafını ‘ sır içerisinde sır ‘ diyerek yolun hizmetlileri / koruyucu ve denetleyicilerine yani ‘ Pir’lere aktararak, topluma / yolun yolaklarına aktarmaları görevini bırakmışlardır.

Toplum, sosyal sistem olarak kendi bünyesinde farklı sistemleri barındırır ve üyelerinin ihtiyacına göre iç dinamikleriyle örgütlenerek kurumsallaşır. Alevi Toplumsallığı kurumsallaşırken iktidarı öteleyen/ tümüyle iktidar dışı bir mekanizmayı esas almıştır. Bu kurumsalaşmaya göre Ocak ekseninde bir araya gelen topluluğun denetim mekanizması Pir/ Talib ilişkisi ekseninde inşaa edilmiştir. İkrar bütünlüğü Ocax’a / Topluma ait olmanın temel taşıdır, topluma aidiyetin mührü ikrardır. İkrar verildikten sonra toplumsal hukuk normları kabül edilmiş olur, olası bir durumda ikrar bütünlüğü bozulduğu vakit iç dinamikler devreye girer. Dar u didar adı verilen bağlısı olunan toplumun tüm bireylerinin katıldığı modern tanımıyla ‘ halk mahkemesi’ kurulur.İşlenen kabahat orada tartışmaya açılarak kabahatin büyüklüğüne göre toplumsal dıştalama / tecrit ile eş değer olan düşkünlüğe kadar uzanan bir kurallar dizini vardır. Burada özellikle şunu belirtmek gerektiğini düşünüyorum; kurumlarımızda siyaset yapılmaması yönünde ciddi tartışmalarla karşılaşıyoruz. Şu halde sormak gerekmez mi? Binlerce yıldan bugüne iktidar alanından uzak duran, sistemini bu biçimiyle şekillendiren bir toplumun siyasal duruşu ve bu yönlü politik reflexsleri / tutum ve uygulamaları yok muydu ? Toplumlar canlı organizmalardır demiştik, peki bu organizmaların kendi etrafındaki diğer organizmalar ile diyaloğu / ilişkisi yokmuydu ? Elbette ki vardı, binlerce yıl nasıl kendi iç dinamikleriyle düzen ve intizamı sağladılarsa, dış hukuk olmadan toplumsal yapıyı korumak mümkün olamazdı. İşte bizim itikadımızda / toplumsal yapımızda siyaset;sözü geçen organizmaların ilişki / diyalog çemberi içerisinde oluşturdukları tarihsel edinim / kazanım / hafızanın kavramsallaşmış halidir. Siyaset; can çerağının uyanmış gayret kapısıdır, çerağ sırlanana dek o nurun yağı olma halidir. Cümle can bir arada paktır...

Mesele Siyasetin / ideolojilerin dili ve aklıyla Alevilik yapmak değil, tam tersine Aleviliğin / Hakikatin dili ve yöntemleri ile siyaset yapabilmektir ! Peki yaşadığımız dem i devranda hal böyle mi ya ? Ne yazık ki yoldan şaşan taliblar patikaları da bırakmış sarp ormanlarda yol arar hale gelmiş durumda. Madımak Katliamından sonra çeştli nedenlerle ait olduklaı topraklardan kopan Alevilerin örgütlenme / kurumsallaşma ihtiyacına hitaben hızla gelişen kurumsallaşma sürecinin başladığını hepimiz biliyoruz, öyleki şuan yüzlerce kurumumuz var. Başlangıçta Alevileri örgütleme iddiası ile yola çıkan kurumlarımızın bir kısmı kimi daralma / tıkanmalara rağmen yola devam ediyor olsa bile; ne yazık ki bir kısmı tekçi na hak zihniyetin iç asimilasyonu hedef alan politikalarına direnemedi. Alevi Toplumunun örgütlülük bilinciyle hareket etmesi, kadim kökleri ile bütünleşmesi tekçi aklın asla kabullenmeyeceği bir durumdur. Hal böyle olunca, Alevilere yönelik politikalar tez elden işbirlikçi piyonlar öncülüğünde devlet aklı ile yürütülmeye başlandı.Alevi Toplumunun; ‘Güneşin altındaki herşey hiçkimsenin mülkü değil, herkesin ortak malıdır’ düsturuyla inşa ettiği Ahlaki, Politik, Komünal Değerler sistemini oldum olası tehdit olarak gören devlet aklı kurumlar içerisinde yerleştirdiği iş birlikçileri ile yetinemezdi elbette.Sözde Alevi açılımı adı altında görev verilen Reha Çamuroğlu pratiği henüz toplumumuz tarafından unutulmamışken,geçtiğimiz günlerde yeni bir durumla karşı karşıya kaldık !

Özellikle bir kaç gündür gerek sosyal medya gerekse görsel medyaya yansıyan onlarca tartışma ve fikirle karşı karşıya kalınca birkaç kelam etme ihtiyacı duyuyor insan. Az evvel ki paragrafta siyasetten söz ederken ‘Doğan Demir’i eleştirmek nesi, adam yıllardır Alevi Kurum yöneticiliği yapmış, şimdi de siyaset yapmak istiyor’ diyebilirsiniz, dilim döndüğünce izaha çalışayım; elbette ki her hangi bir Alevinin siyaset yapması, siyasal bir yapılanma içerisinde bulunması içerisinde bulunduğumuz dem i devranı göz önüne alırsak olası bir durum. İnsanlık nehrinin bu güne ulaşan en hümanist toplumu olduğumuzu da düşünürsek sorgulanması gereken meselenin bu kısmı değil zaten. Bir çok insanımızın da tutunduğu dal bu ne hikmetse ! ‘biz özgür bir toplum değilmiyiz, adam istediği partide çalışma yürütür. Ne var bunda bu kadar abartıyorsunuz’ Bakın algılarımızla nasıl oynanmış farkında bile değiliz. Bir birey, şayet Alevi ise ve Türkiye’de 36 bileşeni olan Alevi Bektaşi Federasyonu’nun en çok üyeye sahip bileşen kurumunun Genel Başkanıysa öyle kafasına göre herhangi bir partide siyaset yapamaz ! Hele ki bu parti, türlü açılım vaadleri ile iktidar olduktan kısa bir süre sonra akıl sınırlarını zorlayan zülümlere imza atmış, onlarca masum u pak’ın kanına bulaşmış, kendisinden olmayan biat etmeyenlere ölümlerden ölüm beğeni dayatmış, binlerce insanı zindanlarda rehin almış bir partinin yakın dönemde iç çelişki /çıkar hesaplaşmalarından dolayı istifa eden başbakanı tarafından kurulmuşsa !!!

Doğan Demir’in adı geçen partide kurucu üye olması, üyelik formuna Alevi Kültür Dernekleri genel merkezinin adresini yazmasaı ayrıca tartışmaya açık bir durumken, kurum bu yönlü kendisinden izahat isteyecekken eleştriler karşısında yapılan basın açıklaması adeta’ özrü kabahatinden de beter’ dedirtiyor insana... Hepimiz biliyoruz ki, tekçi na hak zihniyet oluşturduğu sistem içerisinde kendi amaçlarını gerçekleştirebilecek piyonlarını seçer, zaaflar üzerinden olabildiğince besler. Nefs deryasına düşen bireyin hak yoluna dönüşü zor zahmettir, biz olma halinden ben’liğe geçiş tehlikelidir. Toplumumuz böylesi durumlara yabancı değil, yakın tarihimizde yaşanılan ihanetlerden tanıyoruz bu zihniyeti, Bu yanıyla açıkçası çok şaşırmadık. Doğan Demir 6 yıldır kurum başkanlığı yapıyor olsa da deryada varlık gösteremedi, rızalığı / razılığı unuttu, tüccar mantığı ile yol yürümeye çalıştı. ‘Biz kırk kişiyiz, kırkımız da bir birimizi tanırız’ der büyüklerimiz, bu minvalde yaptığı ettiğine derinlikli bir şekilde değinmeye hacet yok diye düşünüyorum. Deryadan ayrılan balık kurda kuşa yem olmaktan öte gidemez, hak yardımcısı olsun...

Derdimiz meramımız böylesi bir durumun arkasında duran ve hali hazırda Alevi olduklarını dile getiren canlaradır; İnsanlar zorunlu yada isteyerek, içerisinde bulundukları / ait oldukları Toplumsal Kültür alanının dışına çıkabilirler ancak farkında olsun ya da olmasınlar parçası oldukları Toplumsal Sistem tarafından biçimlenirler. Öte yandan şu da bir gerçektir ki; bir toplumun üyesi olan bireyler yerleşim alanları farklılaştıkça farklı kültürlerin inanç ve adetlerinden / ritüellerinden etkilenebilir. Özellikle belirtilmesi gereken bir hususta şudur; Bilim ve Teknolojinin gelişmesi toplumun maddi kültürünü etkilemekte ve değişmelere neden olmaktadır, maddi kültür unsurlarındaki değişimler, toplumun manevi kültüründe de değişmelere neden olmaktadır. Manevi Kültürün değişmesiyle toplumdaki bireylerin tutumları, duyguları, düşünceleri ve davranışları farklılaşmakta, bu farklılaşmalar da toplumsal değişmeye yol açmaktadır. Yani; düne kadar biz olan, bireyin çıkarları için değil toplumun ortak çıkarları için mücadele edenler bugün kendi nefsine yönelmekte ve toplumsal tüm değerleri tar u mar etmektedir. İşte burada hakikatin iç hukukunu / erkanlarımızı esas alarak hareket etmesi gereken kurumsal yapılarımızın rolü yadsınamaz. Canlı, cansız bil cümle varlığa ikrar vermek, incinsende incinme düsturu eli kanlı katillerle aynı karede yeralanlara karşı susmak değildir ! insan hakta, hak insanda, ne ararsan var insanda, düsturu hümanizmi yansıtıyor olabilir ancak hümanizm ilkesizlik veya oportunizm değildir ! Özgürlük, ikrarından kopuş yada kendi nefsine, kendi kariyerine, iktidarına hizmet için bin bir emek ve gayretle inşa edilen kurumlarımızı,dünyalık uğruna toplumumuzu basamak olarak kullanmak değildir ! Kurumlarımızın amacı aslına nesline inkar gelen yöneticiler yetiştirmek, eleştrilere tekçi aklın diliyle parmak sallayarak; kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden kelle kesen caniler ordusuna ‘ birkaç öfkeli çocuk’ diyen, zerre i misqal ar etmeden kurumlarımıza gelen na hakkın yanında duranı desteklemek değil, hakikatin yolunu ve öz değerlerini korumak, bu eksende sedengeçtilerimizin ikrarına uygun hareket etmektir. Toplumumuz içerisinde ilk defa bedbaxtlar çıkmadığı gibi bu son da olmayacak, dün ceddimizi nasıl bedbaxtlarla mücadele etti kadim değerlerimizi bugüne taşıdı ise şimdi bu sorumluluk kurumlarımızdadır!

Ya klasik dernek mantığı ile Alevicilik oynamaya, böylesi zihniyetlerin beslenerek güçlenmesine ve yolun iç / dış asimilasyonuna göz yumacağız . Yada Kadim Yol düsturlarımızın bu konuda kesin ve net bir dille ortaya koyduklarını uygulayacağız ; ‘gelme gelme, dönme dönme, bu yol demirden leblebi, ateşten gömlek, gelenin malı, dönenin canı’ düsturunda olduğu gibi yönetimlerimize aday olan, aday gösterilen cümle canların rızalaşması ve ikrarlaşması ile yürünecek yolda hakikatin talibları terk etmeyeceği inancıyla aşk olsun marifeti ölçüsünde üretip, gayreti ölçüsünde pay edebilenler...
 .

FEDA: Direnmekten başka seçenek yok

Yazılı bir açıklama yapan FEDA, “İşgalin tek ama tek bir nedeni vardır. O da halkların haklı ve meşru direnişi, örgütlü mücadelesi, toprağına ve geleceğine sahip çıkmasıdır” dedi.

Rojava’ya yönelik işgal saldırısının mücadele hattındaki safları netleştirdiğini belirten FEDA, “Bu işgal saldırısı karşısında Rojava halkı gibi direnmek ve mücadele etmekten başka seçeneği yoktur” diye kaydetti.

Açıklamada, “Rojava'da halklar işgale karşı direnmeyi seçmiş, çocuklarını-kadınlarını ve erkeklerini yeni yaşam inşasında yitirmiştir. Ve bedeli ne olursa olsun boyun eğmeyi reddetmiştir” ifadeleri kullanıldı.

FEDA, “Rojava'yı Sahiplenme ve Küresel Eylem Günü olarak belirlenen 12 Ekim günü bir ulusun varlığını hedef alan söz konusu AKP işgaline karşı ortak cephede mücadele etmek, Devrimden ve Demokrasi mücadelesinden yana olan her bireyin ve kurumun/örgütün omuzlarına binen bir yük olarak bu görev önümüzdedir ve sorumluluk bizdedir, hepimizdedir” dedi.

Design by JoomlaSaver
Cookies make it easier for us to provide you with our services. With the usage of our services you permit us to use cookies.
Ok